Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yemyeşil tepelerin eteklerinde, berrak suların aktığı, kuşların cıvıl cıvıl şarkı söylediği, huzurlu mu huzurlu bir köy varmış. Bu köyde insanlar neşeyle yaşar, hayvanlar da onlarla birlikte mutlu mesut dolaşırmış. Köyün en minik, en sevimli sakini ise bembeyaz, pamuk gibi tüyleri, kocaman, dünyaya merakla bakan kahverengi gözleri olan Pamuk adında bir köpek yavrusuymuş. Pamuk o kadar küçükmüş ki, sanki bulutlardan düşmüş bir kar tanesi gibiymiş. Diğer büyük, heybetli köpekler onu oyunlarına pek almaz, "Sen daha çok küçüksün, bizimle koşup zıplayamazsın, bu işler senin boyunu aşar!" derlermiş. Pamuk bu sözlere bazen içten içe üzülür, minik kuyruğunu yere doğru eğer, ama kalbinde kocaman bir sevgi ve cesaret ateşi taşıdığını kimseye belli etmezmiş. O bilmiş ki, yürek büyüklüğü boyla posla ölçülmezmiş.

Güneşin altın sarısı ışıkları köyün üzerine nazikçe düştüğü bir öğleden sonra, köyde büyük bir telaş ve hüzün başlamış. Çoban Mustafa Amca'nın sürüsünden, henüz annesinin yanından ayrılmış, bembeyaz yünüyle parlayan minik bir kuzu ormanın derinliklerine doğru kaçıvermiş. Orman, köyün çocukları için hem masalsı bir yer hem de bilinmezlikleriyle dolu, biraz da korkutucu bir yermiş. Uzun, ulu ağaçlar gökyüzüne uzanır, dallar rüzgarla dans ederken sanki eski sırları fısıldarmış. Köyün en güçlü, en cüsseli köpekleri bile ormanın karanlık gölgelerine girmeye çekinmişler. Biri "Ah ne büyük orman, içinde ne var kim bilir!" demiş, diğeri "Karanlık da basıyor, göz gözü görmez şimdi!" diye söylenmiş. Mustafa Amca'nın yüzü düşmüş, gözleri dolmuş, "Eyvah, körpe kuzum kayboldu, şimdi ne yaparım ben!" diye yürek burkan bir sesle iç çekmiş.

Pamuk, Mustafa Amca'nın bu kederli halini ve köydeki endişeyi görünce minik kalbi pır pır atmış, yerinde duramamış. O da minik kuzuyu çok sever, onunla oynamaya can atarmış. "Ben bulurum kuzuyu! Ben giderim!" diye incecik sesiyle havlamış. Ama onun bu cesur fısıltısını kimse duymamış, duyanlar da sadece gülümsemişler, "Sen mi? Minicik halinle mi bu koca ormana gireceksin?" diye düşünmüşler. Pamuk, kimsenin onu ciddiye almamasına aldırış etmemiş. Kendi kendine, "Önemli olan ne kadar büyük olduğun değil, ne kadar cesur olduğundur!" diye mırıldanmış. Rüzgar, kulaklarına tatlı tatlı fısıldamış, ona yol göstermiş gibiymiş. Dere şırıl şırıl akarken "Korkma, cesur ol!" diye şarkı söylemiş. Yıldızlar henüz belirginleşmemiş olsa da, gökyüzü ona göz kırpmış. Pamuk, burnunu yere dayayarak kuzunun taze kokusunu takip etmiş ve hiç tereddüt etmeden ormanın içine dalmış.

Ormanın içindeki ağaçlar sanki ona selam vermiş, kuşlar dallardan cıvıl cıvıl "İşte gerçek kahraman geliyor!" diye neşeyle ötmüşler. Yüksek otların arasından geçmiş, patikaları aşmış, küçük derelerin üzerinden atlamış Pamuk. Karanlık çökmeye başlamış, gölgeler uzamış, ama Pamuk'un minik yüreğindeki sevgi ve cesaret ateşi, yolunu aydınlatmış. Hiç korkmamış, çünkü kalbindeki iyilik ona güç vermiş. Epeyce yürüdükten sonra, sık çalılıkların dibinde, yaprakların arasına saklanmış, titrek titrek duran minik kuzuyu bulmuş. Kuzu o kadar korkmuş ki, annesini arıyor, ağlıyormuş. Pamuk, nazikçe havlamış, onu korkutmamak için yavaşça yaklaşıp minik burnuyla onu dürterek "Gel benimle, yolunu buldum, güvendeyiz!" der gibi olmuş. Kuzu, minik köpeğin sevecen bakışlarına ve güven veren hareketlerine inanmış, onun peşine takılmış. Birlikte ormanın derinliklerinden çıkmışlar, köyün ışıklarına doğru ilerlemişler. Köylüler, minik kuzunun Pamuk'un arkasından geldiğini görünce şaşkınlıklarını gizleyememişler. Sevinç çığlıkları atmışlar. Mustafa Amca, Pamuk'u kucaklamış, sımsıkı sarılmış, gözlerinden sevinç yaşları akmış. O günden sonra kimse Pamuk'u küçümsememiş, hatta ona köyün en cesur kahramanı demişler. Bilmişler ki cesaret bedende değil, kocaman yüreklerde yaşarmış. İşte bu da böylece tatlı mı tatlı bir masal olup, dilden dile dolaşmış, kalplere sıcaklık yaymış, herkese küçük görünenin aslında ne kadar büyük işler başarabileceğini göstermiş.