Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarlarda, dağların eteklerinde, yemyeşil ağaçların kucakladığı, pırıl pırıl derelerin aktığı şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde Yiğit adında, kalbi altın gibi, gözleri pırıl pırıl parlayan genç bir asker yaşarmış. Yiğit, köyünü ve insanlarını çok sever, onları her türlü kötülükten korumak için can atarmış. Ama onun koruması, sadece kılıçla kalkanla değil, daha çok sevgiyle, akılla ve anlayışla olurmuş. Rüzgar, köyün damlarında narin narin ninni fısıldar, dere neşeyle şırıl şırıl şarkılar söyler, geceleri yıldızlar gökyüzünden göz kırpar, her yan ışıl ışıl olurmuş bu güzel köyde.

Köyde hayat böyle tatlı tatlı akıp giderken, bir gün ansızın huzurun üzerine kara bir gölge düşmüş. Köyün hemen arkasındaki ulu dağdan, akşamüstleri garip, ürkütücü sesler gelmeye başlamış. Önce fısıltılar yayılmış, sonra korku dolu söylentiler çoğalmış. “Dağda bir canavar varmış!” demişler, “Tarlalarımıza musallat olmuş, hayvanlarımızı korkutup kaçırmış!” Kimse o sese yakın bir yere gitmeye cesaret edemez, karanlık çöktüğünde pencerelerini sımsıkı kapatırmış. Korku, köyün içine sinsi bir ağ gibi yayılmış, her yüreğe bir endişe tohumu ekmiş. Yiğit bu duruma çok üzülmüş. “Benim canım köylülerim böyle korku içinde yaşayamaz!” diye kendi kendine düşünmüş, yüreği bir an önce bu gizemi çözmek için çarpmış.

Korku Köyü Sarmış

Cesur Yiğit, bir sabah güneşin ilk ışıklarıyla uyanmış, yanına sadece uzun, sağlam bir sopayı ve azık torbasını alıp dağa doğru yola çıkmış. Annesi, kapının eşiğinde durmuş, gözleri nemli nemli “Yavrum, dikkat et! Allah seni korusun!” diye arkasından seslenmiş. Yiğit, dönüp annesine içten bir gülümseme göndermiş, “Korkma anneciğim, benim gerçek kılıcım yüreğimdir, kalkanım ise aklımdır!” demiş. Dağa tırmanırken, mis kokulu çam ağaçları hışırtılarla ona yol göstermiş, dallar hafif hafif sallanarak “İyi yolculuklar Yiğit!” der gibiymiş. Yol boyunca rengarenk kuşlar, en güzel melodileriyle ona neşeli şarkılar söylemiş, sanki Yiğit'in yolunu aydınlatıp moral verirmiş. Dere, şırıl şırıl akarken ona güç fısıldar gibiymiş.

Yiğit, dağın sarp yamaçlarında ilerledikçe, söylentilere konu olan o garip sesler daha da belirginleşmeye başlamış. Ama bu sesler, köylülerin anlattığı gibi korkunç bir canavarın kükremesi ya da hırıltısı gibi değil, daha çok acıklı bir hıçkırığa, bir ağlamaya benziyormuş. Yiğit, bir çalılığın arkasına gizlenip dikkatlice etrafına bakmış, kulak kesilmiş. Bir de ne görsün? Kocaman, tüylü, simsiyah bir şey, bir kayanın dibinde yere çökmüş! Ama bu bir canavar değilmiş. Yere oturmuş, küçücük bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayan, annesini arar gibi çaresizce bağıran, şaşkın ve yalnız bir yavru ayıymış! Demek ki köyde konuşulan “dağ canavarı” bu minik, korkmuş yavruymuş!

Canavarın Sırrı

Yiğit'in kalbi sıcacık olmuş, içini şefkat doldurmuş. Yavaşça, ayıcığı korkutmamak için adımlarını yumuşatarak yavru ayının yanına yaklaşmış. “Korkma küçük dostum, ben sana zarar vermem,” demiş yumuşacık, fısıltılı bir sesle. Ayıcık önce irkilmiş, başını çevirip Yiğit'e bakmış. Sonra Yiğit'in şefkatli, güven veren gözlerine bakınca, o anki korkusu dağılmış, yavaşça sakinleşmiş. Yiğit, azık torbasından özenle sakladığı biraz kuru meyve ve bal çıkarıp ayıcığa uzatmış. Aç ayıcık, minik pençeleriyle meyveleri alıp iştahla yemeye başlamış. Karnı doyunca, Yiğit'in elini yalamış. Yiğit, ayıcığı annesinin izini bulana dek peşinden gitmiş, orman derinliklerine doğru ilerlemiş. Yüksek bir kayanın dibinde, yavrusunu arayan, endişe içinde dolaşan kocaman bir anne ayı görmüş. Yavru ayı, annesini görür görmez koşarak ona sarılmış, anne ayı da yavrusunu şefkatle kucaklamış. Anne ayı, Yiğit'e minnetle bakmış, başıyla selam vermiş gibiymiş.

Yiğit, yüreği sevinçle dolu bir şekilde köyüne geri dönmüş. Köylüler onu görünce büyük bir sevinçle etrafını sarmışlar, merakla sorular sormuşlar. “Canavarı yendin mi Yiğit? Ne yaptın ona?” diye heyecanla sormuşlar. Yiğit gülümsemiş, “Evet, yendim,” demiş, “ama kılıçla değil, kalbimle ve anlayışımla yendim. O canavar değilmiş, sadece annesini kaybetmiş, korkmuş ve yalnız kalmış küçücük bir yavru ayıymış. Geceleri duyduğunuz o sesler, onun hıçkırıklarıymış.” Köylüler Yiğit'in sözleriyle önce şaşırmış, sonra kendi korkularından utanmışlar. Ama aynı zamanda büyük bir ders almışlar. “Korku,” demiş Yiğit, “bazen gerçekleri görmemizi engellermiş. Bilmediğimiz şeylerden hemen korkmak yerine, önce anlamaya çalışmalıymışız. Çünkü bazen en korkutucu sandığımız şey, aslında sadece yardıma muhtaç bir dost olabilirmiş.”

Minnettar Anne Ayı

O günden sonra köyde hiç kimse bilmediği şeylerden korkup fısıltılar yaymamış. Herkes Yiğit gibi cesur, anlayışlı ve şefkatli olmayı öğrenmiş. Köyde huzur yeniden hüküm sürmüş, rüzgar yine sevinçle ninni fısıldamış, dere şarkı söylemiş, yıldızlar her gece daha da parlak göz kırpmış. Ve işte bu kahraman asker masalı da, iyiliğin ve anlayışın ne büyük bir güç olduğunu anlatarak, dilden dile, yürekten yüreğe dolaşmış durmuş.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Sonbahar Yaprakları

Sonbahar Yaprakları

Elif'in sonbahar yapraklarına hüzünlenişini ve ninesinin bilge sözleriyle doğanın döngüsünü keşfedişini anlatan sıcak ve huzurlu bir Türk masalı.