Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak bir köyde Keloğlan yaşarmış. Keloğlan fakirmiş ama gönlü zenginmiş. En değerli varlığı, dert ortağı, akıllı bir eşeği varmış. Bu eşek öyle bildiğimiz eşeklerden değilmiş, içinde koca bir bilgelik saklarmış. Köyün insanları Keloğlan'ın fakirliğine, hele o eski püskü eşeğine bakıp içten içe gülermiş. Ama Keloğlan aldırmazmış, çünkü o eşeğin gözlerinde dünyaları okurmuş.
Bir gün, köyün beyi büyük bir şenlik düzenlemiş. “Kim bana en güzel, en değerli hediyeyi getirirse, onu zengin ederim!” diye tellallar çağırmış. Köy halkı hummalı bir telaşa düşmüş. Herkes ne vereceğini düşünürken, Keloğlan da kara kara düşünmeye başlamış. “Benim neyim var ki Bey'e sunayım?” diye iç geçirmiş.
Tam o sırada, eşeği başını Keloğlan'ın omzuna dayamış, yumuşakça anırmış. Ama bu bir eşek anırması değil, sanki bir fısıltıymış. Keloğlan dikkatle dinlemiş. Eşek fısıltıyla demiş ki: “Korkma Keloğlan'ım, değer, gözle görünen değil, gönülle hissedilendir. Gözlerden uzak, dağın yamacında, sarp kayalıkların arasında açan o nadide çiçeği bul getir. Onun kokusu nice altınlardan, nice incilerden değerlidir.”
Keloğlan şaşırmış ama eşeğine güvenmiş. Ertesi sabah erkenden yola koyulmuş. Güneş usul usul dağların arkasından süzülürken, dere şırıl şırıl şarkılar söylermiş ona. Rüzgar, kulaklarına ninni fısıldar gibi eşeğin sözlerini tekrarlarmış. Keloğlan, eşeğinin tarif ettiği yere varmış. Orada, gerçekten de, kimsenin dikkatini çekmeyen, küçücük, mor renkli bir çiçek açmış duruyormuş. Öyle güzel kokuyormuş ki, insanın içini ferahlatırmış. Keloğlan çiçeği özenle koparıp avucunda Bey'in sarayına doğru yola çıkmış.

Keloğlan saraya vardığında, herkesin elinde altınlar, değerli taşlar, işlemeli kumaşlar varmış. Kimi paha biçilmez bir at, kimi parlak bir kılıç getirmiş. Keloğlan'ın elindeki o minicik çiçeği görenler, yine gülüşmüşler. “Bu mu Bey'e hediye?” diye alay etmişler. Ama Keloğlan'ın yüzünde bir tebessüm varmış.
Bey tahtına kurulmuş, getirilen tüm hediyelere bakmış. Hepsi birbirinden gösterişliymiş. Tam “Kararımı vereyim,” diyecekken, Keloğlan öne çıkmış. Elindeki mor çiçeği uzatarak demiş ki: “Bey'im, bu çiçek dağların sarp yamaçlarında, kimsenin görmediği bir yerde açar. Kokusu dertlere deva, gönüllere şifadır. Görünüşü küçük olsa da değeri büyüktür. Tıpkı gerçek bilgelik gibi, herkesin gözü önünde durmaz, ama bulana huzur verir.”

Bey şaşkınlıkla çiçeği almış, koklamış. Derin bir nefes çekmiş. Çiçeğin ferahlatıcı kokusu tüm sarayı sarmış. Bey'in yüzünde memnun bir ifade belirmiş. “Doğru demişsin Keloğlan,” demiş. “Bu çiçek, diğer tüm gösterişli hediyelerden daha anlamlı. Değer, göz kamaştıran parlaklıkta değil, kalbe dokunan sadelikteymiş. Sen, sadece bir çiçek değil, bir ders getirdin bana.”
Bey, Keloğlan'ı ödüllendirmiş, ona koca bir bahçe vermiş, dilediği gibi yaşasın diye. Keloğlan eşeğiyle birlikte o bahçede mutlu mesut yaşamış. Eşeğinin akıllıca fısıltıları, Keloğlan'a hep yol göstermiş. İnsanlar da anlamış ki, bazen en büyük bilgelik, en mütevazı varlıkta saklı olabilirmiş.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Masalımız da burada bitmiş, kulaktan kulağa yayılsın, gönülden gönüle gezsin, herkese bir umut olsun.