Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarların birinde, Akşehir adında şirin mi şirin bir kasaba varmış. Bu kasabada herkesin çok sevdiği, sözüne kulak verdiği, güler yüzlü bir Nasreddin Hoca yaşarmış. Hoca'nın her sözü bir bilmece, her işi bir ders olurmuş insanlara. Rüzgar bile Hoca'nın fıkralarını duymuş da ağaçlara fısıldamış, dere de şırıl şırıl söylemiş şarkısını.
Bir gün Hoca'nın evinde misafirler ağırlanacakmış. Büyük bir kazan gerekiyormuş yemek pişirmek için. Hoca düşünmüş taşınmış, sonra kapı komşusu cimri mi cimri, ama pek de saf bir adama gitmiş. "Komşum," demiş, "Şu senin büyük kazanı bana birkaç günlüğüne ödünç verir misin? Misafirim var, yemek pişireceğim." Komşusu gönülsüz de olsa vermiş kazanı. Hoca kazanı almış, eve getirmiş. Yemekler pişmiş, misafirler ağırlanmış, şen şakrak günler geçmiş. Birkaç gün sonra Hoca, kazanı komşusuna geri götürmüş. Ama ne görsün komşusu? Kazanın içine küçük bir tencerecik daha koymuş Hoca! Komşusu şaşkın şaşkın bakmış. "Bu nedir Hoca'm?" diye sormuş. Hoca gülümsemiş, "Aman komşum, ne olacak? Senin kazan doğurmuş! Hayırlı olsun yavrucuğun!" demiş. Komşusu önce inanmak istememiş, sonra da içten içe sevinmiş. "Kazan da mı doğururmuş?" diye düşünmüş, ama içindeki minik tencereye bakmış, "Ne güzel, bir tencerem daha oldu," diye mırıldanmış, Hoca'ya teşekkür etmiş.

Aradan zaman geçmiş, günler ayları kovalamış, yıldızlar gökyüzünde göz kırpmış geceleri. Komşu, kazanın doğurduğunu herkese anlatmış. Gözleri parlamış bu olayı anlatırken. Birkaç zaman sonra yine Hoca'nın bir işi düşmüş kazana. Yine gitmiş komşuya, "Komşum, o senin bereketli kazanı bana tekrar ödünç verir misin?" demiş. Komşusu bu sefer hiç düşünmemiş, hemen vermiş kazanı. İçinden, "Kim bilir, belki bu sefer iki tane doğurur!" diye geçirmiş. Hoca kazanı almış, evine götürmüş. Ama günler geçmiş, haftalar geçmiş, Hoca kazanı geri getirmemiş. Komşu beklemeye başlamış. Her gün pencereden bakmış, acaba Hoca kazanı getirir mi diye. Bir ay geçmiş, iki ay geçmiş, Hoca'dan ses yok. Komşunun sabrı taşmış.

Bir sabah erkenden kalkmış, Hoca'nın evine doğru yol almış. Kapıyı çalmış, Hoca açmış kapıyı. Komşu merakla ve biraz da sinirle sormuş, "Hoca'm, benim kazan nerede? Hani geri getirecektin?" Hoca, yüzünde hüzünlü bir ifadeyle, "Ah komşum ah! Ne yazık ki senin kazan vefat etti!" demiş. Komşu şaşkınlıktan donup kalmış. "Ne? Kazan mı vefat etti? Hiç kazan ölür mü Hoca'm?" diye haykırmış. Hoca, derin bir nefes almış, gülümseyerek komşusunun omzuna dokunmuş. "Komşum," demiş, "Doğurduğuna inandığın bir şeyin, ölebileceğine neden inanmıyorsun? Madem kazan doğurur, elbette ölümü de vardır." Komşu, bu sözler karşısında söyleyecek söz bulamamış. Hem kazanı gitmiş hem de Hoca'nın dersiyle baş başa kalmış.

Güneş batarken, komşu, Hoca'nın sözlerinin ağırlığı altında evine dönmüş. Açgözlülüğün insanı bazen ne kadar tuhaf durumlara düşürebileceğini, mantığın her zaman aynı yöne işlemesi gerektiğini anlamış. O günden sonra, komşu daha az açgözlü, daha çok düşünceli biri olmuş. Hoca ise her zamanki gibi dersini vermiş, insanlara hem güldürmüş hem düşündürmüş.
İşte bu da böylece tatlı bir masal olup, dilden dile dolaşmış, kulaklara küpe olmuş.