Bir varmış bir yokmuş, Allah'ın kulları pek çokmuş, uzak diyarlarda, yemyeşil ağaçların göğe uzandığı, derelerin şırıl şırıl şarkı söylediği, güneşin en tatlı ışıklarını cömertçe gönderdiği şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde Alp adında genç, yiğit ve yüreği sevgiyle dolu bir şövalye yaşarmış. Alp, kılıcını yalnızca iyilik için kuşanan, köyünün her derdine koşan, gözleri ışıl ışıl bir delikanlıymış. Rüzgar, köyün damlarında ninniler fısıldar, yıldızlar her gece gökyüzünde göz kırpar, köy halkı huzur içinde, sevgiyle yaşayıp gidermiş.
Gel zaman git zaman, döne döne devran, köyün can damarı, hayat kaynağı olan pınar, gitgide kurumaya yüz tutmuş. Pınara giden yol, dikenli çalılarla, gür orman sarmaşıklarıyla öyle bir kapanmış ki, kimseler yaklaşmaya cesaret edemez olmuş. Köy halkı bu duruma pek bir endişelenmiş, çocuklar susuzluktan oynayamaz olmuş, tarlalar güneş altında boyunlarını bükmüş, solmaya başlamış. Bir gün, köyün meydanında, ulu çınarın altında toplanmışlar, yaşlı bilgenin etrafında dertleşirlermiş. Yaşlı Bilge Nine, titrek ama bilge sesiyle: "Pınarımız küstü bize. Yolunu açacak yiğit bir yürek yok mu?" diye sormuş. Herkes susmuş, başını öne eğmiş, kimse konuşmaya cesaret edememiş.

İşte tam o anda, genç Alp ileri atılmış. Gözlerinde kararlılık parlamış. "Ben giderim Nine," demiş, sesi gür ve umut doluymuş. "Köyümün pınarı kurumaz. Hangi dikenli yol, hangi taşlı patika durdurur beni? Kılıcım da yüreğim de yolumu açmaya hazır." Köy halkı önce şaşkınlıkla Alp'e bakmış, sonra sevinçle alkışlamışlar. Alp, ertesi sabah erkenden yola koyulmuş. Güneş, uykulu gözlerle yeni yeni doğar, dağların arkasından pembe ışıklarını gönderirken, kuşlar Alp'e cesaret ve umut şarkıları söylermiş. Alp, kılıcını kınından çıkarmış, ama savaşmak için değil, yolu açmak için. Güçlü kollarıyla dikenleri kesmiş, inatçı sarmaşıkları ayıklamış, önündeki devrilmiş ağaç dallarını, irili ufaklı taşları bir kenara yuvarlamış. Yolu bazen sarp bir yokuş, bazen kaygan bir patika olmuş. Ama Alp'in kalbi köy sevgisiyle doluymuş, yorulmak nedir bilmezmiş.

Saatler su gibi akıp geçmiş, Alp'in alnından terler süzülmüş, kolları yorulmuş ama o, vazgeçmeyi bir an bile düşünmemiş. Öğle güneşi tam tepeden Alp'in yolunu aydınlatır, ona adeta yol gösterirmiş. Tam umudunu yitirecek gibi olduğu, gücünün tükendiğini hissettiği bir anda, toprağın altından gelen incecik, şırıl şırıl bir su sesi duymuş. Kalbi sevinçle çarpmış. Hızla ilerlemiş, son inatçı çalılığı da büyük bir güçle kestiğinde karşısında berrak mı berrak, buz gibi akan pınarı görmüş. Pınar, sanki Alp'i bekliyormuş gibi neşeyle coşmuş, şırıl şırıl akmaya başlamış. Alp, pınarın kaynağından kana kana içmiş, soğuk suyuyla yüzünü yıkamış, ferahlamış. Sonra pınarın etrafını temizlemiş, yolunu iyice belirginleştirmiş ki, artık herkes güvenle pınara ulaşabilirmiş.

Alp, akşamüstü, güneş batmaya yakın köye dönmüş. Ellerinde pınardan doldurduğu taptaze su testisi varmış. Köylüler Alp'i görünce sevinçten havalara uçmuşlar, koşuşarak onu karşılamışlar. "Pınar yeniden akıyor!" diye sevinç çığlıkları atmışlar. Çocuklar mutlulukla Alp'e sarılmışlar, yüzlerinde güller açmış. O akşam köyde büyük bir şenlik düzenlenmiş. Davullar çalmış, zurnalar ötmüş, herkes Alp'i bir kahraman gibi kutlamış. Ama Alp, kahramanlığın sadece kılıç sallamakla olmadığını, en büyük cesaretin zorluklara göğüs germek, sevdikleri için çalışmak ve asla vazgeçmemek olduğunu bilmiş. Pınar, o günden sonra köyü hiç susuz bırakmamış, neşeyle şırıl şırıl akmaya devam etmiş.
Bu masal da burada bitmiş. Gönül kapılarını açıp dinleyenlerin kalbine cesaret ve iyilik tohumları ekilmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.