Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarlarda, yemyeşil tepelerin ardında, pırıl pırıl bir dere kenarında, küçük, şirin bir köy varmış. Bu köyün her köşesi huzur kokarmış, her sokağında neşe yankılanırmış. Ama köyün en değerli hazinesi, kalbi altın gibi olan Masalcı Nine’ymiş. Nine’nin ak pak saçları, güler yüzü ve gözlerinde bin bir masalın ışığı pırıl pırıl parlarmış. Onun sözleri, bahar rüzgarı gibi okşarmış dinleyenlerin ruhunu, kış güneşi gibi ısıtırmış kalplerini.
Her akşamüstü, güneş dağların ardına saklanmaya durmuşken, gökyüzü mor ve turuncu renklere boyanırken, köyün çocukları Nine’nin avlusuna doluşurmuş. Avlu, sanki kendiliğinden bir masal diyarı olurmuş o an. Rüzgar hafifçe esmiş, ağaçların yapraklarına dokunup onlara ninni fısıldamış. Dere pırıl pırıl akmış, taşlara çarpa çarpa şarkı söylemiş. Gökyüzündeki yıldızlar tek tek belirmiş, göz kırpmış, masal dinlemeye can atarmış.
O gün de çocuklar toplanmış, sandalyeler, minderler kapışılmış, Nine’nin etrafına halka olmuşlar. Ama minik Elif’in yüzü biraz asıkmış, gözlerinde biriken küçük yaşlar, sanki yağmur yüklü bulutlar gibiymiş. Oyun oynarken en sevdiği, annesinin özenle yaptığı tahta bebeğini kaybetmiş, içini kocaman bir hüzün kaplamış. Masalcı Nine, Elif’in yüzündeki bu hüzün bulutunu hemen fark etmiş. Tatlı sesiyle gülümsemiş, Elif’in saçlarını okşamış ve demiş ki: "Kuzucuklarım, bugün size öyle bir masal anlatacağım ki, kalbinizdeki her keder uçar gider, yerine pırıl pırıl bir sevinç konar. Kaybolan ne varsa, bir gün mutlaka bulunur, yeter ki umudumuzu kaybetmeyelim."
Nine başlamış anlatmaya, sesi bir pınar gibi şırıldamış: "Bir zamanlar, ulu bir çınar ağacının yemyeşil dallarında yaşayan minicik bir serçe varmış. Bu serçe, annesiyle babası yem aramaya gittiğinde, yuvasından düşmüş. Minik kanatları daha uçmaya alışkın değilmiş ki! Toprağın üzerindeki çiğ taneleri, serçenin minik ayaklarını ıslatmış, üşümüş. Etrafına bakmış, her yer ona kocaman, ürkütücü gelmiş. Güneşin ışıkları, dalların arasından süzülüp ona yol göstermiş gibi, yavaş yavaş yürümeye başlamış. Yürümüş, yürümüş... Minik kalbi pır pır atmış. Derken karşısına kocaman kabuklu, bilge görünümlü bir kaplumbağa çıkmış. Kaplumbağa 'Nereye böyle minik serçe?' diye sormuş, sesi toprağın derinliklerinden gelir gibiymiş. Serçe de 'Yuva mı arıyorum, annemi babamı kaybettim.' demiş ağlamaklı bir sesle, gözlerinden bir damla yaş yuvarlanmış. Kaplumbağa bilgece başını sallamış, boynunu uzatmış: 'Gel bakalım sırtıma, ben seni taşırım. Yollar uzun olsa da, birlikte aşarız.' demiş."

"Minik serçe, kaplumbağanın geniş sırtına tünemiş, korkusu biraz olsun azalmış. Birlikte yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Yol boyunca orman onlara yeşilin bin bir tonunu göstermiş, çiçekler mis kokularını salmış. Karşılarına tatlı mı tatlı, kıvrak mı kıvrak bir sincap çıkmış. Sincap bir daldan diğerine atlamış, elinde tuttuğu palamutla onlara selam vermiş. 'Selam olsun yolculara! Nereye böyle telaşla?' diye seslenmiş. Kaplumbağa, minik serçenin başından geçenleri, yuvasını kaybettiğini anlatmış. Sincap da hemen atılmış, kuyruğunu sallamış: 'Ben ağaçları çok iyi bilirim, en yüksek dallara bile çıkarım. Belki yuvanı bulmana yardım edebilirim! Ağaçların dili benden sorulur.' demiş. Serçe çok sevinmiş, küçük kalbi umutla dolmuş. Sincap, bir ağaçtan bir ağaca atlamış, her bir yuvaya dikkatle bakmış. Minik serçe de aşağıdan ona cıvıl cıvıl seslenmiş, annesinin, babasının sesini duymak için kulak kesilmiş."

"Nihayet, sincap ulu çınarın en tepesindeki, yapraklarla gizlenmiş bir yuvayı göstermiş. 'İşte orada olmalı!' diye bağırmış sevinçle. Gerçekten de, o yuvadan tanıdık sesler geliyormuş! Serçenin annesiyle babasıymış! Serçe sevinçten havalanmış, minik kanatlarıyla çırpına çırpına, tüm gücüyle yuvaya uçmuş. Annesiyle babası onu sağ salim görünce ne kadar sevinmişler! Hemen minik yavrularını sarmışlar, öpücük yağmuruna tutmuşlar. Kaplumbağa ve sincap da, minik serçeyi yuvasına kavuşturmanın mutluluğuyla birbirlerine gülümsemiş, yollarına devam etmişler. İşte böylece, minik serçe dostlarının yardımıyla yuvasını bulmuş, kalbi mutlulukla dolmuş, bir daha da yuvasından uzaklaşmamış."

"Masalcı Nine masalı bitirmiş. Avluda derin bir sessizlik olmuş, ardından bir 'Aaaaah!' sesi yükselmiş çocuklardan. Minik Elif’in gözleri pırıl pırıl parlamış, yüzündeki hüzün bulutları tamamen dağılmış, yerine güneşli bir gülümseme konmuş. Anlamış ki, bir şeyi kaybetmek üzücü olsa da, etrafta hep yardım etmeye hazır dostlar varmış, yeter ki etrafa iyi gözlerle bakalım. Gülümseyerek Nine’ye sarılmış, minik tahta bebeği kaybolsa da kalbi yine sıcacık olmuş. Diğer çocuklar da hep bir ağızdan 'Ne güzel bir masaldı Nine! Teşekkür ederiz!' diye alkışlamışlar, avlu neşeyle dolmuş.
Masalcı Nine, tüm çocukların gözlerinin içine tek tek bakmış ve demiş ki: 'Unutmayın kuzucuklarım, hayat tıpkı bir masal gibidir. İçinde bazen hüzün, bazen neşe olur, bazen de zorlu yollar karşımıza çıkar. Ama eğer dostlarınız varsa, birbirinize el uzatırsanız, her zorluğun üstesinden gelir, her kaybın ardından yeni bir umut yeşertirsiniz. En karanlık gecede bile yıldızlar size yol gösterir, en soğuk günde bile kalbiniz sevgiyle ısınır, bir bahar çiçeği gibi açar.'
Güneş tamamen batmış, ay gökyüzünde ışıl ışıl parlamış, parlayan her yıldız Masalcı Nine’nin sözlerini fısıldamış. Masalcı Nine’nin anlattığı bu güzel masal, çocukların kalplerinde tatlı bir iz bırakmış, yeni bir düş başlayana dek, nice nice masallara yelken açmış, dillerden gönüllere akmış.