Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde değil, hemen yanı başımızda, dağların eteklerinde kurulmuş, yemyeşil bir vadiye serpilmiş şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde, güneşin ilk ışıklarıyla uyanan, gözleri pırıl pırıl, yanakları al al, saçları örgülü, meraklı mı meraklı bir kız çocuğu yaşarmış. Adı Elif’miş onun. Sabahları penceresinden içeri süzülen kuş sesleriyle güne başlar, odasına dolan mis gibi toprak kokusuyla içini ferahlatırmış. Köyün her köşesi, onun için ayrı bir masal diyarıymış sanki. Rüzgar, köyün ulu ağaçlarının yaprakları arasında gezindikçe, Elif’e fısıltılarla ninniler söyler, köyün içinden akıp giden dere şırıl şırıl seslerle neşeli şarkılar mırıldanır, rengarenk çiçekler bahar rüzgarında nazlı nazlı dans edermiş. Elif, gün boyu bahçede, tarlada, derelerin kenarında, patikalarda koşuşturur, doğanın anlattığı her hikayeyi dikkatle dinler, kalbine kazırmış.

Bir öğleden sonra, Elif ninesinin yanına oturmuş, ninesi elindeki büyük, kırmızı kaplı, işlemeli kitaptan bir şeyler okuyormuş. Ninesinin yüzündeki derin tebessüm, bazen kaşlarının çatılması, bazen de gözlerinin içi gülen halleri, Elif’in dikkatini çekmiş. Harfleri henüz tanımayan Elif, o siyah, kıvrım kıvrım işaretlerin nasıl da ninesine böylesine farklı duygular yaşattığını, nasıl da ona böylesine güzel bir keyif verdiğini bir türlü anlayamamış, aklı hep bu soruyla meşgul olmuş. "Nineciğim, o kitapta ne yazıyor? Sen neden hem gülüyor hem de bazen hüzünleniyorsun?" diye sormuş masumca. Ninesi şefkatle Elif’in saçlarını okşamış, gözlerinin içine bakarak gülümsemiş, "Bu kitapta, uzak diyarların cesur kahramanlıkları, bilge hayvanların akıl dolu maceraları, gökyüzündeki yıldızların parıldayan sırları ve geçmiş zamanlardan kalma nice güzel öyküler yazıyor yavrum," demiş. Elif’in minicik kalbi heyecanla çarpmaya başlamış, gözleri kocaman açılmış. Demek ki doğanın fısıldadığı, derelerin anlattığı masallar gibi, kitapların da kendine ait, bambaşka dünyalara açılan masalları varmış. Bu düşünce onu sarmalamış.

Elif, o günden sonra her kitaba, her yazıya farklı bir merakla bakar olmuş. Okul zamanı geldiğinde, ilk başta minik bir endişe sarmış içini. Bilmediği harfler, tanımadığı sayılar, kalabalık sınıflar onu biraz korkutmuş gibi gelmiş. Ama ninesinin o bilgece sözleri hemen aklına gelmiş: "Unutma Elif’im, her harf bir kapı, her kelime bir pencere yavrum. O kapıları açtıkça, o pencerelerden dışarı baktıkça dünyalar dolusu masal seni bekler, yeni yeni dostluklara yelken açarsın." Bu sözler, Elif’e dağlar kadar cesaret vermiş. Öğretmeninin sıcacık gülümsemesiyle, arkadaşlarının neşeli sesleriyle okula çabucak alışmış. Kalemi tutmayı, harfleri tanımayı, kelimeleri hecelemeyi yavaş yavaş öğrenmeye başlamış. Her yeni harf, onun için bir keşif, bir hazine sandığının anahtarı olmuş.

Zaman su gibi akıp gitmiş, günler haftaları kovalamış. Elif, harfleri birer birer tanımış, kelimeleri bir araya getirmiş, cümleleri akıcı bir şekilde okumayı öğrenmiş. Artık sadece rüzgarın fısıltılarını, derelerin şırıltısını, kuşların cıvıltısını değil, kitapların sessiz sayfalarından yükselen o büyülü masalları da dinleyebiliyormuş. Okuduğu her kitap, onu yeni bir maceraya çıkarmış, bilinmeyen diyarlara götürmüş, yeni kahramanlarla tanıştırmış. Bilgeliğin ve hayal gücünün kanatlarıyla gökyüzünde süzülmüş, denizin derinliklerine dalmış gibi hissetmiş. Geceleri yıldızlar penceresinden ona göz kırparken, Elif okuduğu masalların büyüsüyle tatlı rüyalara dalarmış. Ve her sabah, hem doğanın sınırsız masallarını hem de kitapların gizemli dünyalarını yeniden keşfetmek için sabırsızlıkla uyanırmış. Böylece Elif, hem doğanın kalbindeki sırları hem de kitapların sayfalarındaki bilgeliği çözerek, ömrü boyunca masallarla dolu, neşe ve öğrenme dolu bir hayat sürmüş. Bu masal da burada bitmiş, dilerim bu tatlı hikaye de sizin kalplerinize bir sıcaklık, zihinlerinize bir merak tohumu ekmiştir.