Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak diyarlarda, yemyeşil bir vadide, minik bir köyde Küçük Can adında pek meraklı bir çocuk yaşarmış. Can'ın gözleri her zaman gökyüzündeymiş, bulutları kovalar, kuşlarla selamlaşırmış. Ama en çok da geceleri gökyüzüne bakmaya bayılırmış. Yıldızlar ona pırıl pırıl göz kırpar, her biri ayrı bir sır fısıldarmış sanki. Ay dede gümüşten gülümsemeler yollarken, Can'ın kalbi en çok da o kızıl gezegen, Mars için atarmış. "Acaba Mars'ta neler var?" diye düşüne dururmuş. "Orada da bizim gibi çocuklar yaşar mı? Yoksa her yer kırmızı taşlarla mı dolu?"
Can, her gece penceresinden Mars'ı seyreder, ona el sallarmış. Bazen rüyalarında kendini yıldızlar arasında süzülürken görür, Mars'a doğru uzanan parlak bir yolda yürür gibi hissedermiş. Bu merakı, içindeki keşfetme arzusunu her geçen gün daha da büyütürmüş. Köydeki diğer çocuklar saklambaç oynarken, Can'ın aklı hep uzaklardaki gezegenlerde, keşfedilmeyi bekleyen sırlarındaymış.

Bir gün, köyün bilge mi bilge, ak sakallı dedesiyle karşılaşmış. Dede, bir ceviz ağacının altında oturmuş, rüzgarın fısıltılarını dinlermiş. Rüzgar, Dede'nin beyaz saçlarını okşar, ona eski zamanlardan şarkılar söylermiş. Can, hemen Dede'nin yanına varmış, gözlerindeki ışıltıyla, "Dede," demiş, "ben Mars'a gitmek isterim. Bana bir yol gösterir misin? Oradaki sırları öğrenmek, o kızıl gezegeni yakından görmek istiyorum." Dede, Can'a şefkatle gülümsemiş. Eliyle Can'ın omzunu okşamış. "Evladım," demiş, "Mars'a giden yol, önce kalbinden, sonra da hayalinden geçer. Gözlerini kapat, kalbini dinle, yıldızların şarkısını duy. Göreceksin ki Mars sana o zaman kapılarını açacak. Yeter ki yüreğinde pırıl pırıl bir umut ışığı olsun ve merakın seni yönlendirsin."
Can, Dede'nin sözlerini can kulağıyla dinlemiş. O gece yatağına uzanmış, gözlerini yummuş, kalbinin atışlarını dinlemiş. Rüzgar pencereden içeri süzülmüş, ona tatlı bir ninni fısıldamış. Dere uzaktan şırıl şırıl akarak bir melodi çalmış. Yıldızlar ise pencereden içeri göz kırpmış, Can'a sanki "Hadi bakalım, sıra sende!" der gibiymiş. Can, derin bir nefes almış ve kendini evrenin kucağına bırakmış.

Derken, Can kendini bembeyaz, pamuk gibi yumuşacık bir bulutun üzerinde bulmuş. Bulut, onu yavaşça gökyüzüne taşımış, ne de olsa bulutlar en iyi yolculuk arkadaşıymış. Etrafında pırıl pırıl yıldızlar, parlak gezegenler dönüp dururmuş. Her bir yıldız, birer elmas gibi parlar, evrene ışık saçarmış. Can'ın kalbi sevinçle dolmuş, hiç korku hissetmemiş, sadece sonsuz bir merakla etrafına bakmış. Uzakta, kıpkırmızı parlayan Mars'ı görmüş. Ama bu Mars, dünyadan gördüğü gibi küçücük değilmiş, kocaman ve davetkar bir yer gibiymiş. Bulut, onu usulca Mars'ın kızıl topraklarına indirmiş, tıpkı bir tüy gibi hafifçe.
Can, heyecanla gözlerini açmış. Burası Dede'nin dediği gibi ne taşlık ne de çorakmış. Mars'ın üzerinde rengarenk çiçekler açmış, her birinin farklı bir kokusu, farklı bir rengi varmış. Köklerinden tatlı ezgiler fısıldayan, yaprakları dans eden ağaçlar yükselmiş. Gökten mor yağmurlar yağar, her damla yere düşerken birer inciye dönüşürmüş. Can, bir çiçeğin yanına çökmüş, narin yapraklarına dokunmuş. Çiçek nazikçe titreyerek ona sanki "Hoş geldin!" der gibi bir melodi çalmış. Bir kelebek, kanatlarında gökkuşağı renkleriyle uçup Can'ın omzuna konmuş, kulağına Mars'ın eski sırlarını fısıldamış. Her şey canlı, her şey neşeliymiş bu kızıl gezegende.

Can, Mars'ın bu büyülü güzelliklerinde uzun süre vakit geçirmiş. Her taşın bir şarkısı, her rüzgarın bir hikayesi varmış. Hatta Mars'ın toprağı bile yumuşacık ve sıcacık gelmiş ona. Gördüğü her şey, duyduğu her ses, ona evrenin ne kadar büyük ve ne kadar harika olduğunu anlatmış. Sonra, güneşin ilk ışıkları penceresinden içeri süzülünce, Can gözlerini açmış. Yatağındaymış ama kalbi Mars'ın renkleriyle, sesleriyle dopdoluymuş. O an anlamış ki, en büyük yolculuklar bazen bir yatağın içinde, gözlerini kapatınca başlar, yeter ki meraklı bir kalp ve hayal gücü olsun. Gerçek keşif, bakmasını bilen gözlerdedir.
O günden sonra Can, sadece gökyüzüne değil, etrafındaki her şeye daha dikkatle bakmış. Bahçelerdeki çiçeklere, gökteki bulutlara, deredeki taşlara… Çünkü biliyormuş ki, her yerde keşfedilecek bir Mars, dinlenecek bir şarkı, öğrenilecek bir sır varmış. Hayal gücüyle her yere gidilebilir, her şey öğrenilebilirmiş. Önemli olan merak etmekten ve hayal kurmaktan vazgeçmemekmiş.
Böylece Küçük Can, hayal gücünün kanatlarıyla Mars'a gitmiş, kalbine kocaman bir dünya sığdırmış. Bu da bu masalın sonu olmuş, darısı tüm meraklı yüreklere!