Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde, şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde, anacığıyla birlikte yaşayan, dazlak kafalı ama yüreği pırıl pırıl, aklı da pek keskin bir Keloğlan varmış. Keloğlan fakirmiş fakir olmasına ama aklı zengindi, neşesi boldurmuş. Dere, Keloğlan’ın düşündüğü zamanlarda ona ninni fısıldarmış, rüzgar saçlarını (olmasa da) okşarmış, ağaçlar yapraklarını hışırdatıp ona hikayeler anlatırmış.
Günlerden bir gün, padişahın divanından bir tellal bağıra çağıra gelmiş. Köy meydanında toplanan halka, padişahın büyük bir fermanını duyurmuş: "Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız, ülkesindeki en akıllı kişiyi bulmak istermiş. Kim ki padişahımıza ne çok uzak ne de çok yakın, ne çok küçük ne de çok büyük, ne çok az ne de çok çok bir şey getirirse, işte o kişi en akıllı addedilecek, büyük bir mükafatla ödüllendirilecekmiş!"
Bu fermanı duyan köy halkı şaşkınlık içinde kalmış. Kimisi altın kervanları hazırlamış, kimisi dağlardan devasa kayalar getirmeye kalkışmış, kimisi de uzak diyarlardan nadide kuşlar bulmaya çalışmış. Hepsi de "ne çok uzak, ne çok yakın, ne çok küçük, ne çok büyük, ne çok az, ne çok çok" bilmecesinin cevabını kendi bildiğince aramış. Keloğlan’a bakmışlar, "Bu dazlak kafalıdan ne beklersin ki?" diye gülüşmüşler. Ama Keloğlan kimsenin sözüne kulak asmamış, derin derin düşünmeye başlamış.

Keloğlan, köyün kenarındaki pınarın başına gitmiş. Pınarın suyu şırıl şırıl akarmış, sanki Keloğlan’ın aklına su serpermiş. Gökyüzündeki yıldızlar gece olunca ona göz kırpar, "Düşün Keloğlan, düşün!" der gibiymiş. Keloğlan günlerce düşünmüş, taşınmış. Ne getirse padişahın gönlünü hoş edecek, ne bulsa bu bilmeceyi çözecekmiş? Gözünü doğaya çevirmiş, her şeyi dikkatle incelemiş. Bir karıncanın sabrını, bir çiçeğin zarafetini, bir kuşun özgürlüğünü seyretmiş. En sonunda, kalbinde bir ışık yanmış, aradığı cevabı bulmuş.
Ertesi sabah, güneşin ilk ışıklarıyla uyanan Keloğlan, evinden çıkmış. Kimseye bir şey demeden, sessizce köyün çayırına varmış. Orada, taze bir yeşil yaprağın üzerinde pırıl pırıl parlayan bir çiğ tanesi görmüş. İşte bu, aradığı şeymiş! Ne çok küçük ne çok büyük, ne çok az ne çok çok, ne çok uzak ne çok yakın… Her şeyin dengesini içinde taşıyan, varlığın ta kendisi olan bir damla suymuş. Keloğlan, çiğ tanesini özenle, yaprağıyla birlikte küçük bir kaba koymuş ve padişahın huzuruna çıkmaya karar vermiş.

Padişahın divanı tıklım tıklım doluymuş. Onca zengin, onca güçlü adam, getirdikleri kervan dolusu hediyelerle padişahın karşısına geçmiş. Kimisi değerli taşlar, kimisi uzaklardan getirilmiş egzotik hayvanlar sunmuş. Ama padişahın yüzünde aradığı ifade yokmuş. Sıra Keloğlan’a gelmiş. Herkes gülüşmüş, "Bu dazlak kafalı ne getirecek ki?" diye alay etmiş. Keloğlan, dimdik durmuş, elindeki küçük kabı padişaha uzatmış. "Padişahım," demiş, sesi gür ve kendinden eminmiş, "İşte size ne çok uzak ne çok yakın, ne çok küçük ne çok büyük, ne çok az ne çok çok bir şey: Bir damla çiğ tanesi. Sabahın erken saatlerinde, her yaprağın üzerinde kendi dengesini bulmuş, pırıl pırıl parlayan bir damla. O, ne çok uzak dağlardan gelmiş ne de sadece bu toprağın malıymış. Ne okyanuslar kadar çokmuş ne de hiç yokmuş. Ne bir dağ kadar büyükmüş ne de gözle görülmezmiş. O, varlığın tam kendisiymiş, ölçünün ve aklın ta kendisiymiş."
Keloğlan’ın sözleri divanda yankılanmış. Padişah şaşkınlıktan yerinden kalkmış, gözleri parlamış. "Ey Keloğlan!" demiş, "Senin bu cevabın, tüm kervanlardan, tüm hazinelerden daha değerliymiş! Gerçek akıl, işte bu dengeyi, bu ölçüyü bilmekmiş. Sen hakikaten ülkenin en akıllı kişisiymişsin!" Padişah, Keloğlan’ı ödüllendirmiş, ona büyük saygı göstermiş. Keloğlan, ne zenginlik peşinde koşmuş ne de şöhretin, sadece aklının rehberliğinde doğru yolu bulmuş. Köyüne geri döndüğünde, anacığı onu sevinçle karşılamış, tüm köy halkı da Keloğlan’ın zekasına hayran kalmış.

Keloğlan, o günden sonra hep aklıyla, zekasıyla anılmış. Bilmiş ki insan, ne çok azla yetinmeli ne de çok fazlasını istemeliymiş. Her şeyin bir ölçüsü varmış bu dünyada. Bu masal da burada bitmiş, akıl ve zeka, en büyük hazineymiş.