Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarların yemyeşil mi yemyeşil, masmavi gökkuşağı renkleriyle bezeli bir vadisinde, billur gibi parlayan, serin sularıyla çağlayan bir göletin kenarında, adı Zıpzıp olan neşeli mi neşeli bir kurbağa yaşarmış. Zıpzıp, öylesine hayat dolu, öylesine güler yüzlüymüş ki, onu görenin içi ısınır, en asık suratlar bile anında kocaman bir tebessümle aydınlanırmış. Gözleri pörtlek mi pörtlek, adeta iki parlak boncuk gibi, her daim muzip bir parıltıyla bakarmış dünyaya. Ağzı ise kulaklarına varırmış sanki, dünyadaki tüm şakaları o bilir, her an yeni bir komiklik yapmaya hazır beklermiş. Sesi de öyle neşeli çıkarmış ki, bazen bir bülbülün şakıması, bazen de bir dere şırıltısı gibi tüm göleti doldururmuş.
Zıpzıp'ın en sevdiği şey neymiş dersiniz? Elbette zıplamak! Bir zıplarmış, hop, öteki yemyeşil, kadife gibi yumuşacık nilüfer yaprağına konarmış. Bir daha zıplarmış, çat, suya öyle bir düşer, etrafa sular sıçratırmış ki, adeta küçük bir fıskiye gösterisi yaparmış. Bu hallerini gören minik balıklar sevinçle kuyruk sallamış, su kaplumbağaları başlarını uzatıp gülümsemiş, hatta ağırbaşlı leylekler bile tek ayak üzerinde duruşlarını bozup kıkır kıkır gülmekten kendilerini alamazlarmış. Zıpzıp'ın çıkardığı komik vrak sesleri, yaptığı şaşkın mı şaşkın suratlar tüm göleti şenlendirirmiş. Dere şırıl şırıl şarkı söyler, rüzgar esip ağaç dallarını okşarken, yıldızlar gökyüzünden göz kırparmış gibi, Zıpzıp’ın kahkahaları tüm vadiye yayılırmış, sanki göletin neşe perisiymiş de, her yeri mutlulukla doldururmuş.

Zıpzıp çok komikmiş, bu konuda kimsenin şüphesi yokmuş, tüm gölet halkı onu bu haliyle severmiş. Ama bir gün, göletin üzerinde süzülen, bembeyaz tüyleri pırıl pırıl parlayan, uzun ve zarif boynuyla suları nazikçe yaran kuğuyu görmüş. Zıpzıp iç geçirmiş, "Ah, ne kadar da asil!" diye düşünmüş. Sonra göletin kıyısında, güneşlenen, her hareketinde bir bilgelik taşıyan, yaşlı ve ağırbaşlı kaplumbağayı fark etmiş. Kaplumbağa ağır ağır yürür, her hareketini düşünerek yaparmış sanki, sanki dünyanın tüm sırlarını bilirmiş gibi. Zıpzıp o an düşünmüş: "Ben hep böyle komik mi kalacağım? Acaba ben de şu kuğu gibi zarif, şu kaplumbağa gibi bilge ve ağırbaşlı olamaz mıyım? Belki o zaman daha çok saygı duyarlar bana." Bu düşünce kalbine bir kuşku tohumu ekmiş, içini bir anda garip bir hüzün kaplamış.
Hemen kolları sıvamış, pardon, ayakları sıvamış Zıpzıp. Önce kuğu gibi zarifçe yüzmeye karar vermiş. Boynunu uzatmış, ayaklarını suya nazikçe batırmaya çalışmış. Ama ne mümkün! Küçücük, perdeli ayaklarıyla öyle bir çırpınmış ki, su fıskiyeler gibi havaya fışkırmış, kendi bile bir an boğulma tehlikesi atlatmış, sular içinde kalmış. Sırılsıklam olmuş Zıpzıp, gözleri pörtlek mi pörtlek, şaşkın mı şaşkın etrafa bakarken, göletin diğer sakinleri, bu komik hallerini görünce kıkır kıkır gülmeye başlamışlar. Minik balıklar neşeyle kuyruk sallamış, ördek yavruları kanat çırpıp sevinçle vak vaklamış. Zıpzıp biraz utanmış bu durumdan, yanakları kızarmış, ama arkadaşların gülüşleri o kadar samimi, o kadar tatlıymış ki, o da dayanamayıp kendini gülümserken bulmuş, hatta belki de minik bir kahkaha atmış.

Zarafet işi olmayınca, sıra bilge olmaya gelmiş. Zıpzıp, yaşlı kaplumbağayı taklit etmek istemiş. Göletin ortasındaki büyük, düz bir taşın üzerine dikkatlice çıkmış. Gözlerini kısmış, kaşlarını çatmış (tabii bir kurbağanın kaşı ne kadar çatılabiliyorsa!), çenesini düşünceli bir edayla öne uzatmış, sanki çok önemli bir konuyu derinlemesine düşünüyormuş gibi durmaya çalışmış. Tam o sırada, burnunun dibinden vızır vızır uçan, yaramaz bir sinek geçmiş. Zıpzıp’ın içindeki kurbağa içgüdüsü, tüm bilgelik çabalarına rağmen ağır basmış! Dayanamamış, o uzun dilini şıp diye uzatıp sineği havada yakalamış. Bu ani ve hızlı hareketiyle dengesini kaybedip "tak!" diye taştan suya düşmüş, yine büyük bir şapırtıyla. Sular bir kez daha havaya fışkırmış, Zıpzıp yine sırılsıklam olmuş.
Yine tüm gölet kahkahalara boğulmuş. Çalıların arasından bir kirpi bile başını uzatıp gülmüş. Zıpzıp, sırılsıklam ve biraz da şaşkın, başını sudan çıkarmış. İçini derin bir hüzün kaplamış. "Galiba ben hiç zarif veya bilge olamayacağım," diye iç geçirmiş. "Ben sadece komik Zıpzıp'ım." Tam o sırada, göletin en bilge ve en yaşlı yusufçuğu, kanatlarını titreterek, pırıl pırıl parlayarak yanına konmuş. Minik, parlak gözleriyle Zıpzıp’ın gözlerinin içine bakmış. "Zıpzıp," demiş yusufçuk, sesi bir su damlasının sesi gibi yumuşak ve teselli ediciymiş, "Sen niye başkası olmak istiyorsun ki? Senin en güzel özelliğin, bizi güldürmen, etrafa neşe saçman değil mi? Sen olduğun gibi, o komik hallerinle, o kocaman zıplamalarınla en güzelsin! Herkesin kendine özgü bir armağanı vardır, seninki de etrafa mutluluk ve neşe vermek. Kendin olmaktan utanma sakın."

Yusufçuğun bilge sözleri Zıpzıp’ın kalbine sanki bahar güneşi gibi doğmuş, içindeki tüm hüzün eriyip gitmiş. "Doğru ya!" demiş Zıpzıp, gözleri yeniden muzipçe parlamış, yüzünde o meşhur, kocaman gülümseme belirmiş. "Ben Zıpzıp'ım! Komik Zıpzıp!" O günden sonra Zıpzıp, başkası olmaya çalışmayı tamamen bırakmış. Kocaman zıplamalar yapmış, garip sesler çıkarmış, yüzünde en komik ifadelerle herkesi doyasıya güldürmüş. Bazen takla atar gibi zıplar, bazen de suya öyle bir dalarmış ki, tüm balıklar saklanacak yer ararmış ama aslında bu oyuna bayılırlarmış. Göletin en neşeli, en sevimli ve en çok sevilen sakini olmuş. Arkadaşları onu hep böyle sevmişler, çünkü Zıpzıp onlara her zaman en saf, en içten neşeyi getirmiş.
Zıpzıp, kendisi olmayı öğrenmiş, herkesi güldürmenin ne büyük bir mutluluk olduğunu, kendi özgün yanlarının ne kadar değerli olduğunu anlamış. Ve bu komik kurbağa Zıpzıp'ın masalı da böylece kulaktan kulağa, dilden dile dolaşmış, okuyan herkesin yüzüne bir tebessüm kondurmuş, kalplerine neşe tohumları ekmiş. Bu masalı dinleyenler de kendi içlerindeki Zıpzıp'ı bulsun, kendi özgün yanlarıyla mutlu olsunlar ve etraflarına neşe saçsınlar diye...