Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarlarda, yedi renkli kelebeklerin uçuştuğu, mis kokulu çiçeklerin açtığı, yemyeşil tepelerin eteklerine kurulmuş, güneşi bağrına basmış şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyün adı Huzur Köyü'ymüş. Adı gibi huzurlu, suyu berrak sular gibi coşkulu, havası mis kokulu, her sabah kuş cıvıltılarıyla uyanırmış.
Bu köyde Ali adında, yanakları al al, gözleri pırıl pırıl parlayan, yüreği ise koca dağlar kadar geniş bir çocuk yaşarmış. Ali, öyle yaramaz değil, akıllı mı akıllı, her canlıya sevgiyle bakan, doğadaki her fısıltıyı duyan, saygılı bir evlatmış. Köyün her köşesini, her taşını, her ağacını, hatta deredeki her balığı avucunun içi gibi bilirmiş. Ama en çok da köyün tam ortasında, göklere uzanan, dalları kuşlara yuva, gölgesi yorulmuş yolculara liman olan ulu, yaşlı zeytin ağacını severmiş. Bu ağaç öylesine eskiymiş ki, köyün tüm neşesini, tüm huzurunu, tüm bereketini yemyeşil yapraklarında taşırmış derlermiş. Sabahları güneş ilk altın ışıklarını onun dallarına bırakır, çiğ taneleri yapraklarında inci gibi parlar, akşamları ay dede en güzel ninnilerini onun yapraklarına fısıldar, yıldızlar göz kırparak ona eşlik edermiş.
Gel zaman git zaman, günler birbirini kovalamış, aylar mevsimlere karışmış. Bir sabah köylüler uyanmış ki, bir gariplik varmış. Ulu zeytin ağacının yemyeşil yaprakları solmaya, dalları kuruyup hüzünle bükülmeye başlamış. Sanki ağacın içindeki yaşam pınarı kurumuş, neşesi gitmiş gibiymiş. Güneş bile eski neşesiyle parlamaz, bulutlar ağacın üzerine gölgeler düşürürmüş. Rüzgar hüzünlü hüzünlü eser, dallar arasında kuş cıvıltıları kesilir, köyün üzerine sessizlik çöker gibi olurmuş. Köy halkı derin bir kedere boğulmuş, gözlerinde umutsuzluk, yüreklerinde bir ağırlık belirmiş. Kimse ulu ağacın neden solduğunu, bu talihsizliğin nereden geldiğini, bu sessizliğin sebebini bir türlü anlamamış.
Küçük Ali, bu duruma çok ama çok üzülmüş. Geceler boyu yatağında dönüp durmuş, uykuları kaçmış. Gündüzleri ise hep düşünmüş, köyün en yaşlılarıyla konuşmuş, ağacın dibinde oturup yapraklarına fısıldamış. Ağacın kurumuş dallarına dokunmuş, sanki onunla konuşur gibiymiş. Sonunda, küçücük yüreğinde kocaman, ışıl ışıl bir cesaret filizi yeşermiş. Kendi kendine, 'Ben bu ulu ağacın derdini bulacağım, köyümüze yeniden neşe, yeniden umut getireceğim!' demiş kararlılıkla. Annesinden babasından izin istemiş. Onlar da Ali'nin iyi yüreğini, azmini bildikleri için, biraz endişelenerek de olsa, oğullarına güvenip izin vermişler. Dualarla Ali'yi yolcu etmişler.
Ertesi gün, sabahın ilk ışıkları ufukta altın rengi bir perde gibi belirmeden, Ali erkenden kalkmış. Annesinin sevgiyle hazırladığı azığını küçük heybesine koymuş, en sevdiği tahta kavalını da yanına takmış, yola koyulmuş. Önce köyün dışındaki, nergis kokulu, kelebeklerin uçuştuğu patikaya varmış. Patika boyunca ilerlerken, kuşlar ona neşeli şarkılar söylemiş, kelebekler etrafında dans etmiş, çiçekler Ali'ye gülücükler saçmış, arılar vızır vızır çiçekten çiçeğe konmuş. Sanki doğa da Ali'ye bu önemli yolculuğunda eşlik ediyor, ona yol gösteriyormuş. Bir ara yolda, kabuğu yosun tutmuş, çok yaşlı bir kaplumbağa görmüş. Kaplumbağa, ağır adımlarla ilerlemeye çalışıyor, sanki dünyanın tüm yükünü sırtlamış gibi yorgun görünüyormuş. Ali, cebindeki taze otlardan kaplumbağaya ikram etmiş, su matarasıyla da suyunu paylaşmış. Kaplumbağa, minnetle Ali'ye bakmış, sanki gözlerinde derin bir bilgelik varmış ve kısık ama net sesiyle, 'Evlat, eğer yolun bir yerinde bir bilmeceye takılırsan, dere yatağını takip et, suyun usulca fısıldadığı sırrı dinle. Unutma, en küçük fısıltı en büyük gerçeği saklayabilir,' demiş. Sonra göz kırpmış ve ağır ağır, sessizce yoluna devam etmiş.

Ali, yaşlı kaplumbağanın bilge sözünü aklına yazmış, kalbine mühürlemiş, yoluna daha bir dikkatle, daha bir merakla devam etmiş. Ormanın derinliklerine doğru ilerlerken, ulu ağaçlar ona gölge olmuş, yosunlu taşlar adımlarını kolaylaştırmış, yapraklar ayaklarının altında hışırdamış. Bir süre sonra ulu zeytin ağacının köklerine yakın, daha da ıssız, güneşin zor ulaştığı bir yere varmış. Bakmış ki, ağacın çevresindeki toprak kurumuş, çatlamış, toprağın rengi solmuş, sanki ağaç susuzluktan inliyormuş gibiymiş. İşte o zaman kaplumbağanın sözü bir ışık gibi parlamış zihninde. Dere yatağını takip etmeye karar vermiş. Küçük dere, o ana kadar şırıl şırıl neşeyle şarkılar söyleyerek akıyormuş. Ama bir yerde suyun sesi kesilir gibi olmuş, sanki dere fısıltıyla konuşuyor, yardım istiyormuş. Ali dikkatlice dinlemiş, adımlarını yavaşlatmış, gözleriyle her köşeyi taramış, her taşı incelemiş.

İşte o an, Ali küçük bir su kaynağının, bir pınarın önünü kocaman, yosunlu, devasa bir taşın tıkadığını görmüş. Meğer ulu zeytin ağacını besleyen bu küçücük, hayat veren pınar, bu devasa taş yüzünden akamaz, ağaca ulaşamaz olmuş. Sanki pınar hapsedilmiş, ağaç da bu yüzden kederlenmiş. Ali'nin yüreği buruklaşmış ama içindeki azim ateşi hiç sönmemiş, aksine daha da alevlenmiş. Hemen kolları sıvamış. Minik elleriyle taşı itmeye çalışmış, tüm gücüyle asılmış, küçük bedeniyle koca taşa meydan okumuş. Ama taş çok büyük, çok ağır gelmiş, yerinden bile kımıldamamış. Pes etmemiş Ali. Etrafındaki sağlam dallardan, uzun çubuklardan güç alarak, aklını kullanarak taşı yavaş yavaş kenara doğru yuvarlamaya başlamış. Alnından terler akmış, yorulmuş, nefes nefese kalmış, ama yılmamış, gözlerinde azim parıltıları varmış. Sonunda, taşa son bir güçle asılmış ve taş yerinden oynamış, gürültüyle kenara devrilmiş! Pınar, bir anda coşkuyla, şırıl şırıl seslerle akmaya başlamış, sanki özgürlüğüne kavuşmuş bir kuş gibiymiş. Su, neşeyle şarkılar söyleyerek ulu zeytin ağacının kurumuş köklerine doğru koşmuş, toprağı yeniden canlandırmış, ağacın damarlarına hayat taşımış.

Ali, yorgun ama yüreği pırıl pırıl, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle köyüne geri dönmüş. Kimseye bir şey dememiş, sadece derin bir nefes almış. Ertesi sabah köylüler uyandığında, bir de ne görsünler! Ulu zeytin ağacı yemyeşil yapraklarıyla yeniden hayat bulmuş, dalları kuş cıvıltılarıyla şenlenmiş, sanki tüm köyün üzerine yeniden umut, neşe, bereket serpmiş. Güneş bile daha bir parlak gülümsemiş, gökyüzü daha bir mavi, hava daha bir taze olmuş. Köylüler sevinçle birbirlerine sarılmışlar, bu mucizenin sırrını merak etmişler. Ali, utangaçça olan biteni, kaplumbağanın sözünü, pınarın önündeki taşı ve nasıl temizlediğini anlatmış. Köy halkı, küçük Ali'nin bu büyük cesaretine, bu yüce gönüllülüğüne, bu azmine hayran kalmış. Ali, sadece bir taşı yerinden oynatarak koca bir köyün neşesini, umudunu, huzurunu geri getirmiş. O günden sonra Ali'nin adı 'Cesur Ali' diye anılmış, herkes onu örnek almış, onun gibi yürekli, onun gibi doğayı seven olmayı dilemiş.
Anlamışlar ki, bazen en büyük sorunların çözümü, en küçük bir gayrette, en temiz bir yürekte, en kararlı bir adımda gizliymiş. Küçücük bir çocuğun cesareti, koca bir köyün umudu olmuş. Merhamet ve azimle, her engelin aşılabileceğini, her zorluğun üstesinden gelinebileceğini öğrenmişler. Doğaya iyi bakmanın, onunla dost olmanın ne kadar önemli olduğunu da bir kez daha anlamışlar.
Bu masal da burada bitsin, küçük kalplere cesaretin tohumları ekilsin, büyük yüreklere umut serpilsin. Dilerim ki her çocuk, Ali gibi yürekli, Ali gibi merhametli, Ali gibi azimli, Ali gibi doğayı seven birer kahraman olsun. Masalın tatlı lezzeti damaklarda, sıcaklığı yüreklerde kalsın, iyilik her daim çoğalsın. Haydi şimdi gözler kapansın, tatlı rüyalarla uykuya dalınsın...