Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Anadolu'nun şirin mi şirin bir kasabasında, herkesin gönlünde taht kurmuş, akıllı mı akıllı, güler yüzlü mü güler yüzlü bir Hoca yaşarmış. Adı Nasreddin'miş. Hoca'nın her sözü, her hareketi bir ders, bir bilgelik dolusuymuş. Güneş her sabah Hoca'nın evinin penceresine konar, kuşlar dallarında en güzel şarkılarını Hoca'ya fısıldarmış. Rüzgar da tatlı tatlı eserek Hoca'nın bahçesindeki ağaçların yapraklarını okşarmış.
Hoca'nın bir de komşusu varmış. Bu komşu, Hoca gibi bilge değilmiş pek, bazen unutkan, bazen de birazcık kendi çıkarını düşünen biriymiş. Bir gün bu komşu, Hoca'nın kapısını çalmış. Yüzünde mahcup bir ifadeyle Hoca'ya bakmış. "Hocam," demiş, "Senden bir ricam olacaktı. Küçük bir işim var, bahçedeki dalları bağlayacağım da, bana ince, sağlam bir ip lazım. Seninkiler ne güzel, gözüm takıldı. Bana ödünç verir misin? İşimi bitirir bitirmez hemen geri getiririm, söz!"
Nasreddin Hoca, komşusunun bu isteğine gülümsemiş. "Elbette komşu," demiş, "Komşuluk hakkıdır. Al kullan, işin bitince getirirsin." Demiş ve en sağlam, en güzel ipini komşusuna vermiş. Komşu sevinçle ipi alıp gitmiş. Gel zaman git zaman, günler günleri kovalamış, haftalar aylara karışmış. Güneş batıp doğmuş, ay gökyüzünde ışıl ışıl parlamış, yıldızlar Hoca'ya göz kırpmış ama komşu, ipi geri getirmemiş. Hoca beklemiş, "Belki işi uzadı," diye düşünmüş, sesini çıkarmamış.

Ama aradan epey bir zaman geçince, Hoca'nın da işine yaramış ipi. Bir gün Hoca, usulca komşusunun kapısına varmış, kapıyı çalmış. Komşu kapıyı açınca, Hoca gülümseyerek "Komşu," demiş, "Benim ipi geri getirecek miydin? Benim de bir işim vardı da." Komşu birden şaşırmış, yüzü kızarmış. "Ay Hoca'm," demiş, "Ne kadar ayıp! Unutmuşum vallahi. Çocuklar almıştı oynamak için, şimdi nerede bilmiyorum ki. Yarın muhakkak bulup getiririm." Hoca başını sallamış, "Peki öyleyse," deyip geri dönmüş.
Ertesi gün olmuş, ondan sonraki gün olmuş, ip yine gelmemiş. Hoca bir hafta sonra tekrar gitmiş. Bu sefer komşu daha da tedirginmiş. "Hocam," demiş, "Çok üzgünüm, o ip, o ip, sanırım kayboldu gitti. Belki çocuklar bahçede bıraktı, rüzgar aldı götürdü. Zaten çok da eskiydi, bir işe yaramazdı artık!" demiş, sesini biraz yükselterek. Güya ipin eskiliğini bahane ederek sorumluluktan kurtulacakmış.

Nasreddin Hoca, komşusunun bu sözleri karşısında derin bir nefes almış, bilgece gülümsemiş. "Vay canına komşu," demiş. "Demek ki benim ip de akıllı mı akıllı, kendi başına maceralara atılmış! Hem kaybolmuş, hem rüzgarla dans etmiş, hem de eski olmasına rağmen senin işini görüp sonra da ortadan kaybolmuş! Ne marifetli ipmiş meğer!" Komşu bu sözler karşısında ne diyeceğini bilememiş, başını önüne eğmiş. Hoca devam etmiş: "Bak komşu, eski de olsa yeni de olsa, emanet emanettir. Başkasının malı kutsaldır. İnsan, emanet aldığı şeye gözü gibi bakar, işi bitince de sahibine eksiksiz geri verir. Bu, komşuluk hakkıdır, dostluk nişanıdır."
Komşu, Nasreddin Hoca'nın bu sözleri karşısında utancından yerin dibine girmiş. Hoca'nın sözlerindeki derin anlamı, o tatlı sitemi anlamış. Hemen koşup bahçesine gitmiş, çocuklarına sormuş, her yeri aramış taramış. Bir de bakmış ki, ip köşede duruyormuş, hiç de kaybolmamış. Utana sıkıla ipi Hoca'ya geri getirmiş. "Haklısın Hoca'm," demiş, "Ben çok yanlış ettim. Affet beni." Hoca gülümsemiş, ipini almış. Komşu o günden sonra daha dikkatli, daha dürüst bir insan olmuş. Hoca'nın bilge sözleri, kulaklarına küpe olmuş.

Gökyüzünde yıldızlar her gece bu olayı anlatır, dere şırıl şırıl şarkı söyler, rüzgar da bu bilge masalı fısıldarmış ta uzak diyarlara. Bu masal da burada bitmiş, Hoca'nın bilgelikleri dilden dile dolaşmış, herkesin gönlüne neşe saçmış.