Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarların birinde, kalbi merakla çarpan Can adında bir çocuk yaşarmış. Can'ın gözleri gökyüzüne her baktığında parıldar, yıldızların ötesindeki sırları hep merak edermiş. Bir sabah, gözlerini açtığında kendini pamuk bulutlar gibi yumuşacık bir yatakta bulmuş. Ama ne yatak! Etrafı pırıl pırıl, gümüşi duvarlarla çevrili, penceresinden yeryüzünün mavi bilye gibi göründüğü bir odaymış burası. Meğer Can, bir uzay istasyonuna gelmiş!
Şaşkınlıkla yataktan kalkmış, ayakları yere basınca hafifçe yükseldiğini hissetmiş. Sanki bulutların üzerinde yürüyormuş gibiymiş. Odasının kapısı usulca açılmış, karşısına sevimli, yuvarlak hatlı, parıldayan gözleri olan küçük bir robot çıkmış. “Günaydın, Can!” demiş robot, sesi pınar suyu gibi şırıl şırıl akıyormuş. “Ben Yoldaş, bu istasyonun neşe kaynağıyım. Hoş geldin!” Can gülümsemiş. “Hoş bulduk Yoldaş. Burası ne kadar güzelmiş!” demiş. Yoldaş, Can'ı istasyonun yemyeşil bahçesine götürmüş. Evet, yanlış duymadınız, uzayda bir bahçe! Burada rengarenk çiçekler yerçekimsiz ortamda nazikçe salınır, minik sebzeler kristal camların ardında usul usul büyürmüş. Güneş, özel camlardan süzülerek içeri girer, her yeri altın rengine boyarmış. Can, parmağını uzatmış, bir papatya çiçeği nazikçe parmağına dokunmuş, sanki “Merhaba!” dermiş gibi.

Can ve Yoldaş, bahçede oynarken, uzay istasyonunun penceresinden aşağıya bakmışlar. Dünya, kocaman mavi bir top gibi dönüyormuş. Sanki bir devin misketini uzayda unutmuşlar gibi. Can'ın içinden bir ses, “Ne kadar da büyük bir evimiz varmış,” diye fısıldamış. Yoldaş, Can'ın yanına gelmiş. “Dünya çok güzel değil mi?” diye sormuş. “Evet,” demiş Can, “ama burada da çok güzel. Sanki rüyadaymışım gibi.” Yoldaş, “Rüyalar gerçek olabilir, yeter ki hayal etmeyi bilelim,” demiş. Sonra Can'a, istasyonun kontrol odasını göstermiş. Burada minik düğmeler, ışıklı ekranlar varmış. Can, bir düğmeye dokunduğunda, pencereden dışarıya bakmış, uzay boşluğundaki yıldızlar ona göz kırpmış, sanki “Hoş geldin küçük dost!” der gibi ışıklarını yakıp söndürüyorlarmış. Gecenin karanlığına serpilmiş pırlantalar gibi parıldayan yıldızlar, ona sanki bir ninni fısıldıyormuş.

Bir süre sonra Can'ın karnı acıkmış. Yoldaş, onu mutfağa götürmüş. Burada özel tüplerden çıkan lezzetli, rengarenk yemekler varmış. Can, hayatında hiç böyle bir yemek yememiş. Yemeğini yerken, Yoldaş ona uzaydaki maceralarını anlatmış, farklı gezegenlerden gelen sesleri dinletmiş. Sanki rüzgar, uzak yıldızların şarkısını getiriyormuş kulaklarına. Ama tüm bu harika şeylere rağmen, Can'ın aklına birden annesinin yaptığı taze ekmeğin kokusu, bahçelerindeki kuş sesleri gelmiş. Uzay istasyonundaki her şey ne kadar büyülü olsa da, evinin sıcaklığını özlemiş.

Akşam olduğunda, Can ve Yoldaş, istasyonun en yüksek yerine çıkmışlar. Oradan hem Dünya'yı hem de sayısız yıldızı seyretmişler. Can, yavaşça Yoldaş'a dönmüş. “Burada olmak harika,” demiş, “ama eve dönmeyi de çok istiyorum.” Yoldaş gülümsemiş. “Her yer güzeldir Can, yeter ki kalbinde sevgi olsun. Evin en güzel yerdir, çünkü orada sevdiklerin var. Ama yeni yerler keşfetmek de ruhunu besler.” demiş. Can, Yoldaş'a sıkıca sarılmış. Gözlerini kapamış, içinden dilek dilemiş. Gözlerini tekrar açtığında, kendi yatağında, odasında bulmuş kendini. Güneş penceresinden içeri süzülüyor, kuşlar ötüyormuş. Sanki tüm bu macera, tatlı bir rüyaymış. Ama kalbinde, uzayın sonsuz güzelliği ve Yoldaş'ın sıcak dostluğu hep saklı kalmış. Bu masal da burada bitmiş, kulak verenlere ders olsun, dinleyenlere şifa olsun.