Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarlarda değil, tam da gönlümüzün içinde bir yerde, yemyeşil bahçeleri, gülen insanlarıyla şirin bir Anadolu köyünde Can adında bir çocuk yaşarmış. Can, geceleri yıldızlara bakmayı pek severmiş. Her gece penceresinden gökyüzüne bakarmış da yıldızlar ona göz kırpar, ay dede şefkatle gülümser, rüzgar da kulağına tatlı türküler fısıldarmış. Can'ın kalbi gümüş bir kuş gibi çırpınır, hayaller kurarmış.
Bir gece, tam da tatlı uykusuna dalacakken, penceresinden içeriye parıl parıl parlayan küçük bir ışık süzülmüş. Işık usulca yere konmuş, bir de bakmış ki ne görsün! O ışık, minicik, parlak, rengarenk pırıltılar saçan bir canlıymış. Can şaşırmış, heyecanlanmış. 'Sen de kimsin böyle?' diye fısıldamış. Minik canlı, Can'a doğru sevimli bir ses çıkarmış, sanki bir zili andırırmış sesi. Can, hiç korkmamış. Kalbi sıcacık olmuş bu minik dosta karşı. Ona 'Işıltı' adını vermiş. Işıltı, parıldayan gözleriyle Can'a bakmış, sanki pek çok şey anlatmak istermiş. Can, Işıltı'nın uzaktan, çok uzak bir gezegenden geldiğini anlamış. Işıltı, kendi gezegenini özlüyormuş belli ki. Can'ın içi burkulmuş. 'Üzülme sen Işıltı,' demiş, 'Seni evine geri götüreceğiz, ben sana yardım edeceğim.' Tam o sırada, Can'ın odasındaki eski tahta oyuncak gemisi, birden parlamaya başlamış. Meğerse o gemi, sihirli bir yıldızın hediyesiymiş!

Can, Işıltı'yı nazikçe kucağına almış, oyuncak gemiye binmişler. Geminin motoru tatlı bir mırıltıyla çalışmaya başlamış. Can ve Işıltı, pencereden dışarıya bakmışlar. Köyün ışıkları yavaş yavaş küçülmüş, sonra da nokta nokta kaybolmuş. Gökyüzü masmavi bir örtüden, simsiyah kadife bir kumaşa dönüşmüş, üzerine de milyarlarca elmas serpiştirilmiş gibiymiş. Yıldızlar onlara yol göstermiş, ay dede gülümseyerek 'Hayırlı yolculuklar' demiş. Gemileri usul usul ilerlerken, Can ve Işıltı başka gezegenler görmüşler. Kimi kıpkırmızıymış, kimi yemyeşil, kimi de su damlaları gibi pırıl pırıl parlayan göllere sahipmiş.

Bir ara yolları, rengarenk toz bulutlarıyla kaplı bir yere düşmüş. Gemi orada yavaşlamış, yollarını bulmak zorlaşmış. Işıltı, parıldayan ışıklarıyla yolu aydınlatmış, Can da direksiyonu dikkatle çevirmiş. Birlikte çalışarak o zorlu bulutları geçmişler. Can, dostluğun ne kadar güçlü bir ışık olduğunu o an anlamış. Sonunda, uzakta parlayan mor ve pembe ışıklı bir gezegen görmüşler. Işıltı'nın gözleri sevinçle parlamış, minik vücudu heyecandan titriyormuş. Burası Işıltı'nın eviymiş! Can, Işıltı'yı gezegenin yumuşak çimenlerine bırakmış. Işıltı, minnetle Can'a sarılmış, sonra da gezegenin diğer parıldayan sakinlerinin arasına karışmış. Can'ın kalbi biraz hüzünlenmiş ama dostlukları hiç bitmeyecekmiş gibi sıcacık kalmış.

Can, gemisine binmiş, usul usul evine doğru dönmüş. Yıldızlar ona veda etmiş, ay dede son bir kez gülümsemiş. Kendi yatağına uzandığında, sanki bütün gece bir rüyadaymış gibi hissetmiş. Ama kalbindeki sıcacık dostluk hissi, yaşadıklarının gerçek olduğunu fısıldamış. Anlamış ki, dostluklar sadece yeryüzünde değil, uzayın en uzak köşelerinde bile yeşerebilirmiş. Önemli olan, kalplerin birbirine sevgiyle bağlanmasıymış. İşte bu da böylece, Can ile Işıltı'nın uzayda geçen dostluk masalı burada sona ermiş. Bu masal da, gökyüzünün en parlak yıldızından dökülen bir ışık gibi, tüm çocukların kalbini ısıtsın, onlara dostluğun değerini anlatsın diye anlatılmış.