Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Anadolu’nun şirin mi şirin bir köyünde, yemyeşil ağaçların, berrak derelerin kenarında, mutlu bir aile yaşarmış. Bu ailenin gözbebeği, evlerinin neşesi, ay parçası gibi bir kızları varmış; adı Elif’miş. Elif bebek, tombul yanakları, pırıl pırıl gözleriyle, her baktığında insanın içini ısıtıverirmiş. Annesi Ayşe Ana, babası Mehmet Baba, Elif’in gülücükleriyle her sabah taptaze uyanırmış.
Elif, günlerini beşiğinde mırıl mırıl şarkılar söyleyerek, oyuncaklarıyla oynayarak geçirirmiş. Güneş, pencereden Elif’in odasına süzülür, minik ayaklarına öpücükler kondururmuş. Rüzgar, dut ağacının yapraklarını hışırtıyla sallayarak Elif’e ninni fısıldar, dere ise köyün yamacından akarken neşe içinde şarkılar söylermiş. Her şey Elif’in varlığıyla daha da güzelleşirmiş.
Gel zaman git zaman, Elif bir sabah biraz huysuzlanmış. Eskisi gibi neşeli oyunlar oynamak yerine, sürekli ellerini ağzına götürüp kaşırmış. Ağzından sular akmaya başlamış, uykuları bile eskisi kadar deliksiz değilmiş. Ayşe Ana ile Mehmet Baba, Elif’e ne olduğunu merak etmişler. Bazen canı sıkılıyor, bazen ağlıyor, bazen de mırıl mırıl sesler çıkararak etrafına bakınıyormuş.

Ayşe Ana, Elif’i kucağına almış, yanaklarına öpücükler kondurmuş. “Kuzum benim, neyin var acaba?” diye mırıldanmış. Mehmet Baba da Elif’in alnına elini koymuş, ateşine bakmış. Yıldızlar gece Elif’in penceresinden içeri süzülürken, sanki minik gözleriyle Elif’e göz kırpmış, derdini anlamaya çalışmışlar. Tüm köy, Elif’in neşesinin geri gelmesini bekler olmuş.
Birkaç gün böyle geçip gitmiş. Elif’in huysuzluğu artmış, yanakları kızarmış. Ayşe Ana, bir akşam Elif’e yemek yedirirken, minicik ağzının içine dikkatle bakmış. Ve o anda, gözlerine inanamamış! Alt damağında, bembeyaz, pırıl pırıl minicik bir şey parlıyormuş. Bir pirinç tanesi kadar ufak, ama ışıl ışıl!

Ayşe Ana’nın gözleri parlamış, sevinçle bağırmış: “Mehmet! Mehmet! Gel de bak! Elif’imizin dişi çıkmış!” Mehmet Baba koşmuş gelmiş, Elif’in ağzına bakmış ve o da sevinçle coşmuş. Minik Elif’in ilk dişi, bembeyaz bir inci gibi parlıyormuş. Elif de sanki onların sevincini anlamış gibi, kocaman gülümsemiş, o minicik dişiyle.
Hemen ertesi gün, köyde büyük bir şenlik olmuş. Ayşe Ana, komşularını çağırmış, Mehmet Baba köyün çocuklarına şekerler dağıtmış. Diş hediği pişirilmiş, mis kokusu tüm köyü sarmış. Herkes Elif’in ilk dişini görmeye gelmiş, ona güzel dilekler sunmuşlar. Güneş bile o gün daha bir parlak doğmuş, kuşlar cıvıl cıvıl Elif’in mutluluğunu şarkılarıyla duyurmuş.

Elif’in ilk dişi, sadece bembeyaz bir inci değilmiş; aynı zamanda bir sabrın, bir sevginin ve büyümenin güzelliğinin nişanıymış. Herkes anlamış ki, hayatta küçük gibi görünen her adım, aslında büyük bir neşe ve kutlamaya değermiş. Elif, o günkü gülüşüyle herkese, her yeni başlangıcın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha öğretmiş.
Ve böylece Elif bebek, ilk dişiyle hem kendisinin hem de ailesinin kalbine yeni bir mutluluk tohumu ekmiş. Bu masal da, minik bir dişin nasıl kocaman bir sevinç getirdiğini anlatmış.