Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarların yemyeşil ormanlarında, ulu ağaçların gölgesinde, pırıl pırıl akan derelerin kenarında, kuş seslerinin yankılandığı şirin mi şirin bir ayı ailesi yaşarmış. Bu ailenin gözbebeği, adı gibi minicik, yaramaz mı yaramaz, dünyalar tatlısı bir yavrusu varmış: Minik Ayı. Tüyleri mis gibi bal rengi, yumuşacık, gözleri de koskocaman, masmavi boncuklar gibiymiş, her şeye ışıl ışıl, merakla bakarmış. Minik Ayı'nın en sevdiği şey, gününü oyun oynamakla geçirmekmiş. Sabah güneşin ilk ışıklarıyla uyanır, hemen kendini ormanın serin kollarına bırakırmış. Kelebeklerin rengarenk kanatlarının peşinden koşar, ağaç dallarında usulca sallanır, derede yüzen pırıltılı balıkları saatlerce izler, her gördüğü çiçeğe, her duyduğu sese şaşırırmış.

Annesi her sabah erkenden kalkar, ormanın en derin köşelerindeki en tatlı balları arar, petek petek toplarmış. Balın her damlasında Minik Ayı'nın sağlığını, neşesini düşünürmüş. Babası ise, kış gelmeden önce ormandaki en güçlü ağaçlardan odunları keser, yuvalarını sıcacık tutmak için üst üste yığarmış. Her kütükte ailesinin rahatını, huzurunu hayal edermiş. Ninesi, ormanın her köşesindeki şifalı otları bir bir tanır, hangi yaprağın hangi derde deva olduğunu bilir, hasta olanlara şefkatle ilaçlar yaparmış. Dedesi ise, akşam olunca, ateşin başında torununu yanına alır, eskilerden kalma bir birinden güzel, ibretli masallar anlatırmış. Minik Ayı ise onların bu telaşını, bu emeğini pek anlamazmış. "Oyun zamanı, oyun zamanı!" diye mırıldanır, gözleri sadece kendi eğlencesini ararmış. Annesinin "Gel yavrum, şu balları taşıyışımda bana yardım et," deyişini duymazdan gelir, babasının "Şu odunları da sen getirsen," isteğini duymamış gibi yapar, ninesinin "Şu otları ayıkla yavrum," ricasına kulak asmaz, dedesinin masallarının ortasında uyuklarmış. Kendi başına koşturup durur, ailenin kocaman bir çatı gibi onu sardığını fark etmezmiş.

Minik Ayı'nın Oyun Tutkusu ve Ailesinin Telaşı

Bir gün annesi bal toplamaya gitmiş, babası da odun kesmek için ormanın daha uzak, daha derinlerine yol almış. Ninesi şifalı otlar için tepelerin ardına geçmiş, dedesi de uzun bir günün yorgunluğuyla biraz kestiriyormuş. Minik Ayı, bir anda kendini yapayalnız bulmuş. Önce pek önemsememiş, "Oh ne güzel, tüm orman benim, tüm oyuncaklar benim!" diye düşünmüş. Topuyla uzun uzun oynamış, saklambaç oynamak istemiş ama kimse yokmuş saklanacak. Yakalamaca oynamak istemiş ama kimse yokmuş kovalayacak. O koskocaman orman birden çok büyük, çok boş gelmiş gözüne. Sıkılmış, bunalmış. Rüzgar yaprakları hışırdatmış, sanki ona "Yalnızlık ne kötü şeymiş, değil mi Minik Ayı? Tek başına oynamak ne kadar zormuş," diye fısıldamış kulaklarına. Dere şırıl şırıl akmış, ama sesi eskisi gibi neşeli değil, sanki hüzünlü bir şarkı söylermiş, Minik Ayı'nın yalnızlığını anlatırmış. Güneş yavaş yavaş batmaya başlamış, ormanın derinliklerinden garip, bilmediği sesler gelmeye başlamış. Ağaçların gölgeleri uzamış, her yer kararmaya başlamış. Minik Ayı'nın içini bir anda kocaman bir korku sarmış. Titremeye başlamış.

Birden annesinin mis gibi kokan, tatlı balını, babasının yığdığı sıcacık odunların ateşini, ninesinin şefkatli elleriyle hazırladığı şifalı otların rahatlığını, dedesinin anlattığı güven veren masalların sıcaklığını ne kadar çok özlediğini anlamış. Ailesinin yaptığı her şeyin, aslında kocaman bir sevgiyle yuvalarını sarmaladığını, onu koruduğunu, güvende tuttuğunu şimdi daha iyi kavramış. Gözleri dolmuş, annesinin kucağını, babasının güçlü pençelerini, ninesinin yumuşak sesini, dedesinin hikayelerini aramış. Yalnızlık, hiç de eğlenceli değilmiş.

Yalnız Kalan Minik Ayı'nın Korkusu

Tam o anda, uzaktan tanıdık sesler gelmeye başlamış. Minik Ayı'nın adı çağrılıyormuş, hem de neşe ve telaş dolu seslerle! Annesi, babası, ninesi ve dedesi telaşla onu aramaya gelmişlerdi. Minik Ayı, ailesini görünce sevinçle koşmuş, hepsine sıkıca sarılmış. Annesi şefkatle okşamış başını, babası kocaman pençeleriyle sarmalamış onu, güven vermiş. Ninesi "Korkma yavrum, biz hep senin yanındayız, bir aile her zaman birbirini bulur," demiş, dedesi de gözlerinin içi gülerek Minik Ayı'nın saçlarını okşamış. Minik Ayı o gün anlamış ki, aile demek sadece bir araya gelmek değilmiş, aile demek birbirine destek olmak, sevgiyle sarılmak, birlikte zorlukların üstesinden gelmek ve birlikte güçlenmek demekmiş. Herkesin bir görevi varmış ve bu görevler birleşince kocaman, sıcacık bir yuva oluyormuş.

O günden sonra Minik Ayı, ailesinin yaptığı her işe canla başla yardım etmeye başlamış. Annesine bal toplamada istekle eşlik etmiş, babasına odun taşımış, ninesine otları ayıklamada yardım etmiş, dedesinin masallarını daha dikkatle, daha sevgiyle dinlemiş. Artık her görev, bir oyun gibi geliyormuş ona. Bazen yorulurmuş ama ailesine yardım ettiği için içini büyük bir sevinç kaplarmış. Yuvaları eskisinden de daha sıcak, daha neşeli, daha huzurlu olmuş. Çünkü Minik Ayı, ailesinin ne demek olduğunu, yuvanın kıymetini, sevginin gücünü öğrenmişti.

Minik Ayı Ailesine Yardım Ediyor

İşte bu masal da bize aile olmanın, birbirini sevmenin, dayanışmanın ve yuvanın sıcacık kolları altında büyümenin ne kadar değerli olduğunu fısıldamış. Sevgiyle dolu yüreklere ulaşmış, her yuvaya, her çocuğun kalbine huzur taşımış.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Ay’da Kaybolan Oyuncak

Ay’da Kaybolan Oyuncak

Küçük Can'ın ay dedeye giden ahşap atı Rüzgar'ı arayışı, sevgi ve hayallerin gücünü keşfettiği geleneksel Türk masalı.