Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarlarda, yemyeşil ormanların derinliklerinde, yüreği kocaman, adı Fıstık olan sevimli bir fil yaşarmış. Fıstık, öyle cömertmiş ki, ormandaki her canlı onu pek severmiş. Güneş, her sabah altın sarısı ışıklarıyla onu pırıl pırıl uyandırır, dere ise şırıl şırıl şarkılar söyleyerek Fıstık'ın gününü neşelendirirmiş. Fıstık, ormanın en tatlı, en sulu meyvelerini bulmayı pek ustaca becerirmiş. Kocaman kulakları en uzaktaki fısıltıyı bile duyarmış, keskin kokusu en gizli lezzetleri bulur, hortumuyla en yüksek dallara bile uzanırmış.
Ama Fıstık, bu eşsiz güzellikleri tek başına yemekten hiç hoşlanmazmış. Bir gün, kocaman kulaklarını dikmiş, etrafına dikkatle bakmış. Ağacın tepesindeki minik sincapcik, aç aç etrafa bakınıyor, fındık yerine boş dallara iç çekiyormuş. Dallarda hoplayan maymun ailesi de üzgünmüş sanki, karınları guruldayan sesler Fıstık'ın yüreğini burkmuş. Minik kuşlar cıvıltı yerine hüzünlü melodiler mırıldanıyormuş. Fıstık'ın içini bir hüzün kaplamış. "Keşke herkes benim kadar mutlu olsa, keşke kimse aç kalmasa," diye iç geçirmiş, koca gözlerinde şefkat parlamış.

Fıstık, hiç vakit kaybetmeden harekete geçmiş. Kocaman hortumunu uzatmış, en lezzetli muzlardan, en sulu mangolardan, en tatlı ananaslardan toplamış. Sepetini rengârenk meyvelerle doldurmuş, sanki bir gökkuşağı sepete sığmış. Önce sincapciğe uzatmış. "Al bakalım minik dostum, bu taptaze meyveler senin olsun, afiyetle ye," demiş tatlı bir sesle. Sincapcik sevinçle zıplamış, Fıstık'ın elindeki meyveyi göz açıp kapayana kadar kapmış, yanakları dolana kadar yemiş. Sonra maymun ailesine doğru gitmiş, onlara da bol bol muz ve ananas vermiş. Maymunlar çığlık çığlığa sevinmişler, Fıstık'ın etrafında taklalar atmışlar. Minik kuşlar da Fıstık'ın uzattığı tatlı böğürtlenleri iştahla yemiş, kanat çırpmışlar.
Fıstık, ormanda gezinirken, bir yandan da diğer hayvanlarla paylaşmaya devam etmiş. Tavşanlara çıtır çıtır havuçlar, kaplumbağalara taze marullar, ceylanlara en yeşil otları vermiş. Rüzgar, bu iyiliği bir sır gibi fısıltılarla ormanın her yanına taşımış, ağaçlar hafifçe sallanarak Fıstık'ı alkışlamış. Dere, daha bir neşeyle akmış, şırıl şırıl şarkıları daha bir coşkulu olmuş. Çiçekler daha bir güzel kokmuş, sanki Fıstık'ın kalbinin güzelliğini yansıtıyormuş. Fıstık'ın kalbi mutlulukla dolup taşmış. O paylaştıkça, sanki sepetindeki meyveler hiç bitmiyor, hatta daha da çoğalıyormuş gibi gelmiş. Gözleri ışıl ışıl parlamış, yüzünde kocaman bir gülümseme belirmiş.

Akşam olmuş, güneş batarken gökyüzünü turuncuya, mora, pembeye boyamış, bir ressamın elinden çıkmış gibi. Yıldızlar yavaş yavaş gökyüzünde göz kırpmaya başlamış, sanki Fıstık'ın yaptığı iyilikleri selamlıyormuş. Tüm orman halkı, Fıstık'ın etrafında toplanmış. Herkesin yüzünde gülücükler, kalbinde tarifsiz bir sevgi varmış. "Fıstık dostumuz, senin sayende bugün karnımız doydu, kalbimiz ısındı. Sen olmasan bu güzellikleri kimse düşünmezdi, biz de üzgün kalırdık," demiş yaşlı bir baykuş bilgece, kocaman gözleriyle Fıstık'a bakarak. Fıstık, koca başını sevgiyle sallamış. "Asıl ben teşekkür ederim," demiş, sesi içtenlikle dolmuş, "Paylaştıkça çoğalan sevginin tadı, en lezzetli meyveden bile güzelmiş. Sizlerin mutlu yüzleri, benim en büyük hediyem, en kıymetli hazinem."
İşte böylece, Fıstık filin cömertliği dilden dile dolaşmış, ormanın en güzel masalı olmuş. Herkes Fıstık'tan örnek almış, küçüğünden büyüğüne herkes paylaşmanın kıymetini anlamış. Ağaçlar bile bu masalı dinlerken usulca yapraklarını hışırdatmış, rüzgar da en güzel ninnilerini fısıldamış. Bu masal da, kalbi sevgiyle dolu olanlara, paylaşmanın ne kadar değerli olduğunu, mutluluğun sadece sahip olmakla değil, vermekle de katlanarak çoğaldığını usulca fısıldamış. Ve bu güzel masal hiç bitmesin, dilden dile dolaşıp herkesi neşelendirsin, kalplerimizi ısıtsın.
