Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarların birinde, yeşillikler içinde küçük bir köy varmış. Bu köyde, anacığıyla birlikte yaşayan, aklı bir karış havada ama yüreği altın kadar temiz Keloğlan adında bir genç varmış. Güneş her sabah dağların ardında gülümsermiş, pınarlar şırıl şırıl şarkı söylermiş, rüzgar ağaçların yapraklarına tatlı ninniler fısıldarmış.
Keloğlan bir gün, anacığının “Oğlum, evde odun kalmadı, tez git de ormandan biraz kuru dal topla,” demesiyle baltasını sırtlamış, düşmüş yollara. Ormanın derinliklerine doğru yürürmüş Keloğlan. Kuşlar dallarda cıvıl cıvıl ötüşmüş, sincaplar ağaçtan ağaca atlayıp fındıklarını saklarmış. Keloğlan odun toplarken, birden gözüne çalılığın dibinde parlayan bir şey takılmış. Merakla eğilmiş, bir de bakmış ki, işlemeli, kadife bir kese. Ağzına kadar altın doluymuş bu kese! Keloğlan'ın gözleri fal taşı gibi açılmış, hiç bu kadar altını bir arada görmemişmiş.

Kese elinde, Keloğlan bir an durup düşünmüş. “Şu altınlar benim olsa, anacığımla ne güzel bir hayat süreriz,” diye geçirmiş içinden. Ama sonra aklına anacığının her zaman söylediği söz gelmiş: “Oğlum, helal lokma her şeyden kıymetlidir.” İçindeki bir ses ona fısıldamış: “Bu altınlar senin değil Keloğlan, sahibini bulmalısın.” Keloğlan'ın yüreği pır pır etmiş, kararını vermiş. Bu keseyi sahibine geri verecekmiş. Belki de bir Bey'in, bir Vezir'in kesesiydi bu.
Hemen keseyi koynuna saklamış ve doğruca köyün Bey'inin konağına doğru yola koyulmuş. Yolda ne bir kurda rastlamış ne bir kuşa. Sanki tüm yol ona eşlik etmiş, destek olmuş. Konağın kapısına varmış, kapıyı çalmış. İçeriden bir uşak çıkmış, “Ne işin var senin burada Keloğlan?” diye sormuş. Keloğlan, “Ben Bey'in huzuruna çıkmak istiyorum, önemli bir meselem var,” demiş. Uşak şaşırmış ama Keloğlan'ın kararlı yüzünü görünce onu Bey'in yanına götürmüş.

Bey, tahtında oturmuş, Keloğlan'ı görünce kaşlarını çatmış. “Ne istiyorsun benden Keloğlan?” diye sormuş. Keloğlan saygıyla eğilmiş ve elindeki keseyi uzatmış. “Bey'im, ben ormanda odun toplarken bu keseyi buldum. İçinde altınlar var. Belki de sizindir, kaybetmişsinizdir diye düşündüm,” demiş. Bey keseyi almış, içine bakmış. Gözleri parlamış. Gerçekten de o sabah kaybettiği kendi kesesiymiş bu. Bey, Keloğlan'ın dürüstlüğüne hayran kalmış. “Peki Keloğlan,” demiş, “bu kesede ne kadar altın olduğunu biliyor musun?” Keloğlan başını sallamış, “Hayır Bey'im, saymadım bile. Benim olmayan şeye göz dikmek yakışmazdı.”
Bey, Keloğlan'ın bu sözlerine çok sevinmiş. “Sen çok dürüst bir delikanlısın Keloğlan,” demiş. “Bu kesenin yarısı senin olsun, kalan yarısıyla da anacığınla rahat bir hayat sürün. Dürüstlük en büyük hazinedir, sen bunu bize öğrettin.” Keloğlan şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememiş. Bey'e teşekkür etmiş, kesenin yarısıyla birlikte sevinç içinde evine dönmüş. Anacığı bu duruma çok sevinmiş, Keloğlan'a sarılmış da sarılmış. Artık onların yüzü gülmüş, evlerine bereket gelmiş.

İşte böylece Keloğlan, dürüstlüğün ve iyi niyetin insanı nelere ulaştırabileceğini herkese göstermiş. Altınlar bitermiş, para tükenirmiş ama dürüst bir adın kalırmış. Bu masal da burada bitmiş, ama dürüstlük her zaman kalplerde yaşarmış. Nice Keloğlanlar bu dünyadan gelmiş geçmiş, her biri kendi masalını yazmış. Keloğlan'ın masalı da bize hep bu gerçeği fısıldarmış.