Bir varmış bir yokmuş, Akşehir'de, bilge Nasreddin Hoca yaşarmış. Hoca, uzun ak sakallı, beyaz sarıklı, sırtında yeşil renkli, eski bir cübbeyle dolaşırmış. Yüzü hep güler, gözleri pırıl pırıl parlarmış. Hoca'nın her zaman sakin, her zaman sabırlı olduğu bilinirmiş.
Aynı köyde Cimri Ali adında bir komşusu varmış. Cimri Ali, kısa boylu, çatık kaşlı, hep aceleci bir yüz ifadesi olan, üzerinde yamalı, gri bir yelek ve soluk bir pantolon giyen bir adammış. Her işi aceleye getirir, hiçbir şeye sabrı yetmezmiş. Köyde Hoca'nın özel bir sabır taşı olduğu dedikodusu yayılmış. Bu taşın, ona dokunanı sabırlı yaptığı söylenirmiş.
Bir gün Cimri Ali, aceleyle Hoca'nın kapısına dayandı. Kapıyı "Tak tak tak!" diye hızla çaldı. Hoca kapıyı açtı, sakin bir şekilde gülümsedi. Cimri Ali nefes nefese, sesi "Vızır vızır!" çıkarak, "Hoca'm, Hoca'm! O sabır taşını bana ver! Benim hiç sabrım kalmadı!" diye bağırdı.
Hoca, sakince başını salladı. "Olmaz Ali Efendi," dedi. "Bu taş öyle hemen verilmez. Bir şartı var."
Cimri Ali sabırsızca "Ne şartı? Hemen söyle!" diye atıldı. Hoca, "Bu taşı tam bir hafta boyunca, her gün, öğle vakti, benim bahçemde sulayacaksın. Ve tek kelime etmeyeceksin," dedi. Cimri Ali, taşın büyüsüne inanmış. "Hallederim!" diye bağırarak, "Güm!" diye kapıyı çarptı ve hızla evine döndü.

Ertesi gün, Cimri Ali elinde bir kova suyla Hoca'nın bahçesine geldi. Hoca'nın gösterdiği sıradan bir taşı, "Cumburlop!" diye sularla ıslattı. "Ne iş bu şimdi?" diye içinden söylendi. Ama Hoca'nın bahçede oturduğunu görünce, hemen sustu. Birinci gün bitti.
İkinci gün, üçüncü gün geçti. Cimri Ali her gün geldi, taşı suladı. İlk başlarda çok sinirlendi. "Of puf!" diye homurdandı. Gözleri sürekli saati kolladı. Hoca ise bahçede oturur, tebessüm ederdi. Ara sıra, "Eee, Ali Efendi, sabır taşı işliyor mu?" diye sorardı. Cimri Ali sadece "Hımm," diye mırıldanırdı.
Günler geçtikçe, Ali'nin aceleci halleri yavaş yavaş azaldı. Taşı sularken etrafına bakmaya başladı. Bahçedeki rengarenk çiçekleri, ağaçlardaki kuşları fark etti. Kuşların "Cik cik!" sesini duydu. Rüzgarın yaprakları "Hışır hışır" salladığını hissetti. Artık acele etme isteği kalmamıştı.

Yedinci gün geldi. Cimri Ali her zamanki gibi sakin adımlarla bahçeye geldi. Taşı özenle suladı. İşini bitirince Hoca'nın yanına gitti. Hoca sordu: "Nasıl Ali Efendi, sabır taşı işe yaradı mı?"
Cimri Ali'nin yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. "Hoca'm," dedi, "taş bana sabrı öğretmedi. Ama her gün buraya gelip o taşı sularken, bahçenizde beklerken, acele etmemeyi öğrendim. Etrafımdaki güzellikleri fark ettim. Sabır, taşta değil, içimdeymiş. Sizin sayenizde bunu anladım."
Hoca başını salladı. "İşte benim gerçek sabır taşım bu, Ali Efendi," dedi, "sana zaman ve farkındalık kazandırdı." Cimri Ali'nin gözleri parladı. Artık işlerini daha dikkatli yapar, acele etmek yerine tadını çıkarırdı.

Cimri Ali, sabırlı Ali olmuştu. Hoca da çok mutlu oldu. Herkes sabrın değerini ve içimizde olduğunu bu masalla anladı. Mutlulukla yaşadılar.
...Ve Nasreddin Hoca ile Cimri Ali'nin sabrın aslında içimizde olduğunu anlattığı bu ders dolu masal böylece sona erdi, herkesin kalbinde bir gülümseme bırakarak.